sanalı sanmak
27.01.2006, 02:33
william gibson'ın neuromancer'ıyla hayatımıza giren ve şimdi hayatın ta kendisi olan "cyberspace" teriminin artık eskidiğini, şimdiki interneti karşılamadığını düşünen wired insanları, başta gibson olmak üzere birkaç bilene sormuşlar, ne diyelim şu cyberspace'e diye. "ubiquitous computing" demiş bir tanesi, infosphere diyen de var, "augmented reality" var, "the world" var. bu terimlerin, infosphere hariç hepsinde sanalla gerçek arasındaki sınırları muğlak, bol gradient yemiş ilişki gıdıklanıyor.
bu yeni terim ihtiyacını anlamak için cyberspace'i teğet geçip direktoman anlamdaşı virtual reality'nin virtual'ının nereden nereye etimolojisini kurcalamak gerek.
virtual reality diye de bildiğimiz şu güzel ortamın esasını ve esansını ne kadar karşılıyor ve bu sanal gerçekliğin yapısı hakkında ne gibi ipuçları veriyor bu "virtual/sanal"? virtual aslen latince virtus'dan gelmekte. virtus, güç/erk anlamına geliyor ve bu hiç de tesadüf değil, çünkü erkek anlamına gelen "vir" kökünden türemiş. o vakit, bu virtus'un önünde sonunda gelip erdem'i karşılayan virtue'ya dayanmasına hiç şaşırmıyoruz. tabii, virtual'ın şimdi üzerinde eğreti duran "gerçek taklidi," "-miş gibi" vb. anlamları üzerine almadan önce çok uzunca bir süre ahlâki bir idealin yeryüzüne indirilmiş modeli olan insanları betimlemek için ("virtual person" kalıbıyla) kullanıldığını da not edelim. (14. yüzyıl sonları). sanal insanların, sopası olmayanlarına (vir aynı zamanda sopa da demek, fallus da demek) "virgin" denmesine, virtual'ın 19. yüzyıldan itibaren iffet (chastity) sahibi kadınlara atfedilen bir özellik olmasına da şaşırmayalım. ama, bu ahlâki ideallerden, erklerden, güçlerden ne vakit cyberspace'lere, sanal gerçekliklere dönüşüverdi bu anlam, işte oraları biraz karmaşık, çok derinlere inip, pek değerli hazinelerle çıkmak olası. köpekleme ilerleyince de az boz bir şey çıkmıyor aslen.
değnek, erkek, erdem, ideal'den kıvrıla kıvrıla gelip virtual'ın günümüzdeki birincil anlamı "gerçeğine yakın bir etkisi olan ama gerçek olmayan"a çatınca, ideal ya da değil oluyor bütün mesele. idealin bir yansıması, görünüvermesi olarak tanımlanan virtual (ideal kişinin yeryüzündeki yansıması anlamına gelen "virtual person" kullanımına flashback yapalım), aynı zamanda namevcut veya hayali olanın gerçekten varmış gibi görünmesi anlamına da geliyor. virtual olmak, bu etkiyi yaratabilme kapasitesine sahip olmak nerden baksan.
cyberspace insanın kendi rızasıyla halüsinasyon görmesi, olmayanı oluyor sanmak istemesi, sanala dalmak istemesi demiş ya gibson, o olmayana, o halüsinasyonun ve o idealin durumuna bir bakmak lâzım o zaman.
Pek baskın olan bir İdeal var elde. Plato'nun başının altından çıkıyor. Gerçek/İdeal aşığı Plato simülasyonları, sanallamaları pek sevmez, mağaradan çıkıp gerçeği görmeyene adam demezmiş (işbu nedenle matrix'i plato ve halefi baudrillard üzerinden okumak çok kolaydır, pek de in olmuştur zamanında). mağaradan çıkınca karşılaşılacak gerçeğin bir başka simülasyon olmadığını nasıl anlayacağız peki, sonsuz bir döngüye girmediğimizi nereden bileceğiz? cevap şu: bilemeyeceğiz, simülasyonu, gerçeğin veya esasın sümüklü, değersiz klonu olarak görmeyeceğiz. o ki, içinde niçe potansiyeller barındırır, olmak değil olagelmektir, diyen bir ses yankılanır bin yayla taraflarında. bir elde ideal gerçeklik, öbür elde tu kaka simülasyon ve sanal gerçeklik yok artık, giderek flulaşan bir ideal ve durmaksızın üreyen simülakrlar var. o nedenledir ki, augmented reality (büyüyen, çoğalan gerçeklik) ve ubiquitous (aynı anda, her yerde olan) computing cyberspace'e mis gibi iki alternatiftir. "the world" ise son noktadır, birkaç sene sonrasında buraların durumunu tam olarak karşılayacaktır. ben de ne o, ne o diyorum.
musalla taşı
20.01.2006, 04:47
hamlet, babasının hayaleti kendisine göründükten sonra "time is out of joint" diyerek edimsizliğini altetmeye yeltenir ve tereddüt ede ede zıvanadan çıkar ya. "zamanın bağları kopunca, dünya da çığrından çıkmıştır "der kimileri, can yücel'e göre ise çıkan dünyanın çivisidir. şimdi, bu yazının olması için çıkmış olması gereken zamanın çivisidir, "zamanı tutan menteşeler patır patır açılmıştır." hamlet'in zamanın çivisinin çıktığını, zembereğinden boşaldığını görmesini sağlayan, babasının öz kardeşi tarafından öldürüldüğünü öğrenmesi değil, bunu bizzat babasından, bildiğin hayaletten öğrenmesidir. yani, bu 'haunt'ı nasıl çevircez yahu'dan başlayan linkoloji yolculuğunun hamlet dellenmesi durağında, çıkmış olması gereken çivi dünyanınki değil, zamanınkidir. dünyanın çivisi çıktığında "olması gereken" olmuyordur, etiktir, regülatördür, mazlum ahlâkçılığı kokar. e hâliyle hamlet hikâyesi de babasının intikamını alan danimarkalı sümsük prensin hikâyesi olarak okunur.
oysa ki, çivisi çıkan zaman olursa hamlet metni katmerlenir. evine dönen baba hayaleti un-heimlich'i ve unheimlich deneyimini tam karşılar. işe tekin-siz meselesi karışır, curcuna olur, karnaval olur, hayat olur.
tekinsiz olanın görünmesini zamanın çivisinin çıktığının idrakı takip eder. zamanın çivisi çıkınca, hareket-zaman bağıntısı tersine çevrilir der birisi (bağıntı? derim ben), zaman artık şeylerin art arda gelmesi olarak tanımlanamaz, antik zaman idrakını bırak, önce-şimdi-sonradan geç, hamlet'teki zaman olgusuna bir de bu açıdan bak der bir başka ses. hayalet, hamlet'in hafızasıdır, "beni hatırla," der babası, hayalet shakespeare'in sesidir. hamlet hatırlar ve geçmiş, şimdi ve gelecek sırasının, kronolojinin ayarı kaçar. hayalet, hamlet'in benliğine musallat olan ötekidir, hamlet işbitirici olamaz, çünkü hep olasılıkları görür, harekete geçme gerekliliğini sorgular.
hayaletlerle yaşamayı ve konuşmayı öğrenmek gerekir. zaten, hepimiz (dijital çağda, şu anda ve bu perili sitede) hayalet olmuşuzdur.
link her zaman verilmez, metin linkle örülmez.
*haunt=cin olup adam çarpmak ve heimsuchen.
depresyon, aktif unutma ve savrulma, üzerine!
11.11.2005, 03:59

"depresyon" şu modası geçmiş, duyunca burun kıvrılan, pespaye kelimelerden oldu gitti maaşallah. hatırlama dehlizlerinde sürünürken, anılar versus bu anlar kapışmasında, besbelli oldukça modifiye edilmiş anıların, o anılardaki krallar, kraliçeler gibi benliklere dair yanılsamaların, o kurguların, sürünen sen'e hep galip gelmesini, dövüp bırakmasını, dünün bugünü hep yenmesini anlayışla karşılamak, bir nebze olsun anlamak kolay da, depresif kelimesini sokmamalı araya. sanki. çünkü kelimeler, kullanılmış prezarvatifler, ve sen hayatî gramerini değiştirmedikçe, kendini terk etmedikçe, bir süreliğine uzaklaşmadıkça, ne dehlize, ne fezaya yüz vermeyip, sırtını dönmedikçe, kendini, acı çekmiş, aldatılmış, hayattan, ondan, bundan, olamamışlardan, oldurulamamışlardan madik yemiş kendini, sevmeye ve melankoliyle anmaya devam ettikçe, o kelimeler maalesef hep aynı hikayeyi anlatacak, seni kendinden koruyamayacak, hamuru dehliz yosunlarından karma, yapış, vıcık, sürünen senler yaratmaya devam edecek. kendinden korunmalısın, aktif olarak, bilinçle, unutmalı, yeniye yer açmalısın.
'meli var bir de mali var mesela, onu izlemeye dayanamasam da, mali lafını çok seviyorum. savaş ay kaptanı seyretmeyi paylaşmayı, olabilirliğin sınırlarını sonsuz uzlamda genleştirmesine yüzüm kızararak gülüşmeyi (başkalarının havsalasına bakmak) seviyorum. curb your enthusiasm'daki larry david misali siyaseten doğruculuk, etik kısıtlamalar ve arzulanan kurguben'ler arasında şaşkın şaşkın dolaşan insanlarla (hepsi sevmeye değer) dolu bu hayatta çok gülünesi, hayran olunası, sevilesi (nasıl boktan bir ifade), coşulası çok şey var. merkezkaç, egosaç, vurkaç etkileri daim, biraz da dalga geçmeli, hafife almalı. oysa ki, 10-20 satır öncesi, refleksiyon, süre, unutamama niyetli o ben, kaçıp gitmiş, yavşamışken, lütfen ama lütfen, "kendini sevmeli, ama çok da sevmemeli", diyerek, bu yazının kendimle ilgili olmadığına, kişisel hiç olmadığına ("kişi cell" önerisi hakkımı mahfuz tutarak) kalıbımı basıyor, alıcısına asla ulaşmaması gereken bu karalamayı aklamak bana düşmez diyerek, huzuruma dalıyorum.
anahtar kelimeler:
dementia: zorlama unutkanlık
nostalgia: gönüllü unutkanlık
umut: zaruri unutkanlık
not: bir yazının başlığı "üzerine" kelimesini içeriyorsa, hiç okuma, kaç; hadi kaçmadın, okudun, nietzsche linki varsa, orada dur ve topukla.
birebir
21.10.2005, 05:29
ubuweb avant garde, ethnopoetics, outsider filmlerin indirilebileceği bir site. hepsi bedava, gayet legal ama sevinmekten ziyade bunalıma giriyorum böyle siteleri görünce, inip de bitmek bilmiyor kuyruktakiler ki, sıra bunlara gelsin. kuyruktakiler bir sonraki bölümde ne olacağını merak ettirme işini başarıyla uygulayan yapımcıların cebinden, senaristlerin kaleminden çıkan diziler. bant genişliği daralıyor, torrent sistemiyle bağlantım arasında bir anlaşmazlık var, seeder bolluğundan çıldırıp misler gibi indirmeye en fazla 15 dakika dayanıp, sonra siniyor, router mıymış neymiş derdi, çözümü yokmuş, bazı kablo modemlerin kaderi buymuş. ben de iki gün boyunca bütün google maharetimi sergiledikten sonra, daha fazla araştıracak gücü kendimde bulamadım, koyverdim gitti.
'bant genişliği daralıyor, tedarikçinizden duyum alırsanız, ampirik yöntemlerden medet umunuz' gibi, her biri, istenmedikleri bir davete zorla getirilmiş uygunsuz piçler gibi sırıtan kelimelerden oluşan eğreti cümleler kuruyorum. gerektiği üzere, çok fazla ve abandone edici çeşitlilikte çevirip, kendimi bırakıyorum; neyse ki kendim anlatıp kendim oynuyor, düştüğü yerden bir güzel kaldırıyorum. suskunluk lâzım, ammavelakin, gebe sessizlik çok uzarsa, düşük kaçınılmaz olur. türkçe thesaurus'ın olmaması büyük eksiklik; rüyalar sözlüğü de yaşam thesaurus'ıdır diyeyim de, iyice eğreti dursun. sağolsun, geçtiğimiz yüzyıla eğretileyerek başlamıştık, aşırı yorumdan çatlayarak bitirdik mi, ne? internette rotamı kaybettim, çok fazla link, çok fazla yan cümle ve maalesef çok fazla seeder var.
tutuş
7.10.2005, 14:43
"do not go gentle into that good night"'ı dylan thomas'ın kendisinden dinleyelim. her okuyuşta iç sesimin daha çaresiz ve ılık bir tonlama dikte etmiş olmasını, babayla hesaplaşamadan babanın gitmesini kader belleme ihtiyacıma veriyorum.
(not: salon'da tüm dylan thomas kayıtlarının mp3'leri var.)
beni düzelt
10.05.2005, 02:34
George Bush DVD'lerdeki nahoş laf ve kareleri silmeye yarayan yazılımların kullanımını da legalleştiren yasayı imzalamış. şimdi burada George Bush'u cümlenin öznesi yaparak tüm suçu üzerine atmış veya hepsi onun başının altından çıkmış gibi yaptık ama pasif moda geçmeye de aktiflora gönlüm elvermedi (satıryarası: tümceyi silmek yerine paylaşarak anlatının akıcılığını bırak, kaptırıverip gidiciliğini sağlıyor, gereksiz eklentilerle kendimi açık ediyorum).
anlatının akışı demişken, "hikayenin bütünlüğünü bozmadan nahoş/uygunsuz ayrıntıları çıkarma" fikrine cevaben sağ veya sol elimizin işaret parmağını kaldırmış, bir tenkit girdabı yaratmaya girişmeden önce, bi durup, kendi anlatılarımızdaki ekleme/çıkarmaların, methe değer olması için uğraşıp durduğumuz metnimize düşürdüğü gölgeye sığınarak yan gelip yatsak ve "gerçeği, tüm gerçeği" istemenin bedelleri üzerine rüyaya dalsak. kuru kurgu kimliklerimize fistan tadında anlatı dağıttığımız ağımıza da dalabiliriz, kısayoldan.
bu uykudan uyanınca "kurgu ve gerçek arasındaki sınırların gittikçe bulanıklaştığı günümüzde" tadında bayata kaçmadan, mikro, makro her tür anlatıda anlatıcı tarafından verilmesi niyetlenenin, alıcıya aracı ellerin parmağı değmeden ulaştırılmasının gerekliliğinin medya etiğinin temel ilkelerinden biri olması gerektiği sonucuna varıp, parmağı sallamaya başlayabiliriz. etiğimiz yakışıklı, ettiğimiz kurguya uygun olur.
prozactan geçtim platonda yoktum
18.02.2005, 01:03

Bir kitapevine adres sormak, kalem, ıvır zıvır almak için girmiş olsam bile, incecik de olsa bir kitap, bir dergi, param çıkışmıyorsa da bir broşür almadan çıkınca kendimi rahatsız hissediyor, kendi okurluğumu bırak, tüm okurluk müessesesine ayıp etmiş gibi üzülüp büzülüyorum. Okurluk da, tutkuyla değil de rastgele alıverdiği çoğu kitabı ortasında bir yerlerinde ayraçla (palazlanmış yayınevlerinin her kitabın içine kapağıyla aynı desende bir ayraç sıkıştırıvermesi çok canımı sıkıyor, henüz kullanamadığım bir sürü ayracım bir kenarda boynu bükük duruyor bunların yüzünden) kitaplık rafındaki “güncel okunacaklar” kulesinin en üstüne, ertesi gece yeni ve hazin bir okumaya/bitirmeye hallenme macerasının kahramanı bir başka kitabın altında kalacak şekilde ekleyip, o kitaplar kulesine birkaç hafta boyunca odanın dekoratif demirbaşı olarak boyattıran, sonra tozlarını alıp her birini kitaplıktaki kovuğuna yerleştiren birinin ritüellerine atıf.
Bu kalmış suya çılbır itiraftan yola çıkarak, biriktirme ve kullanılmayan eşyalardan (ayraç tabii) kurtulamama sorunumun anal evredeki işlevsel bir bozukluğa tekabül edebileceğine, yukarıdaki hayali kameralarla alıp veremediklerim bitemediğinden süper egomla kapışmamın hararetle sürdüğüne, ev dışındaki personamla ciddi bir sorunum olduğune, dört bir köşeden ikisinin anca kitaplara layık görüldüğü oyuncakçı dükkanı tüketim mabedi kitapevlerinde ihtiyacım olmayan nesneleri alacak kadar tüketim meraklısı olmamın en pop ifadesiyle içimdeki boşluktan kaynaklandığına varılabilir; ben varmam ama çok isterse bir psikanalist varsın varsın. Temizlik hastalığımı, kesintili melankolimi, laytıyla ağırıyla depresyonlarımı da bonus olarak ekleyebilir. Bunlar şimdilik bir vaka’nın baş harfi S olan meçhul kahramanı olarak raporlarda yer almama yeter de artar bile. Lou Marinoff duysaydı sakalını çekiştire çekiştire "şu işe yaramaz psikanalitik saçmalıklarda kaybolmuş bir zavallısın. Asıl ihtiyacın olan teşhis değil diyalog" derdi.
Kendisinin Amerika’daki temsilcisi olduğunu iddia ettiği felsefe terapisini tanıttığı ve henüz ayracı yememiş kitabına geçelim: Adı “Prozac'ı Bırak, Platon'a Takıl”. Remzi Kitapevinde boş boş dolaşırken kapağına ve adına vurularak aldım. Platon adı okuyucuyu korkutmasın kaygısıyla sanırım, neşeli bir kapak hazırlanmış kitaba; pembe konverslerin altındaki zıpzıp burgaçları, düşünmenin ve diyalogun alttan vuracağına gönderme olsa gerek. Felsefe terapisini bu kitabıyla tanıtan (öyle böyle değil, bir sürü dile çevrilmiş) Marinoff, felsefi uygulamacıların şahı, ya da kendi kendini şah ilan etmiş. Amerikan Felsefi Uygulayıcıları Birliği'nin kuruluş hikayesi linkteki yazıda ayrıntısıyla anlatılıyor, beni şu an ilgilendiren de Marinoff’un kendini nasıl konumlandırdığı, etik duruşu falan değil. Bilinçaltının gücüne vurgun, gizemine hayran, işleyişine her daim yaban, psikanalitik kuramla sevgi-nefret ilişkisinde yarenlik kuran bir düşünen hayvan olarak bu kitabı ve felsefe terapisini bitirip konumlandırabilmek, bir tag (*) takıverip rahatlamak.
Kitap felsefe terapisinin kısa bir tanımıyla başlıyor, belli başlı düşünürlerin ve felsefi akımların tanıtıldığı bir bölümle devam ediyor. İkinci bölümde felsefi uygulamanın nasıl işlediğine örnek olacak vakalar var; evliliğinden sıkılmış bir kadına Lao-Tzu, işinden baymış bir diğer insana Makyavelli, ilişkisiyle ilgili şüpheleri olan bir diğerine de köle-efendi kuramının salık verildiği vakalar anlatılıyor. Bu case-study tabir edilen vakaları okumayı hep çok sevmişimdir, felsefi vakalar aynı zevki vermedi açıkçası, ama bunda Marinoff’un gayet yüzeysel anlatımının da etkisi vardır sanırım. Her müşterinin (onlara hasta değil müşteri demeyi tercih ettiğini özellikle belirtmiş) terapisi ortalama birkaç seans sürüyor ama düşünmeyi teşvik etme sürecinin ve danışman-müşteri ilişkisindeki dinamiğin nasıl geliştiğine dair pek bir ayrıntı yok.
“İhtiyacınız olan teşhis değil diyalog” desturuna gelelim. Felsefe terapisinde akut derecede ciddi olmayan hayati sorunlar karşısında psikolojik tedaviye değil, sistemli düşünmeye sığınma yolu salık veriliyor. Onlarca düşünce sistemi hakkında bilgi sahibi olsanız bile, sizin o anki sorununuza derman olacak birini bilmiyor olabilirsiniz, bildiklerinizi işleyecek kadar ehil olmayabilirsiniz, düşünmeyi bilmiyor olabilirsiniz ve burada yardımınıza felsefi danışman koşar. Kafasında her tür rahatsızlığı veya sorunu bir düşünce akımıyla mı etiketlemiş bu adam diye sorasım gelir. O kadar basit değil elbette, terapi Marinoff’un, -yöntemin felsefi içeriği üzerinde umarsızca ve hatta poparsızca sırıtan- PEACE adını verdiği süreç dahilinde gelişiyor. PEACE’in açılımı: sorun (problem), duygu (emotion), tahlil (analysis), tefekkür (contemplation) ve denge (equilibrium). Sorunu belirliyoruz, bizde uyandırdığı duyguları teşhis ediyoruz, bu duyguları tahlil ediyoruz, tahlilimiz sonucunda ortaya çıkanlar üzerinde derin düşüncelere dalıyoruz ve dengeyi sağlıyoruz. Denge şıp diye sağlanmıyor tabii, sorunumuzun içyüzünü kavradıktan sonra “kendi doğamıza uygun ve getirileri bakımından savunulabilir biçimde hareket etmeye hazır olunca” sağlanıyor. Peace süreci diyalog üzerine kurulu, hem kendinle hem de danışmanla. Psikolojik tedavi de (hastaya prozac, xanax, vs. yazılan psikiyatrik tedavileri kastetmiyorum) diyalog olmadan ilerlemiyor elbet; anlatarak kendin üzerinde düşünmeyi öğreniyorsun, seçtiğin terapistin ekolüne göre bir takım tavsiyeler alıyorsun , hardcore kazıcıysan koltuğa yatıp dehlizlerine froydyen haritaların yol göstericiliğinde dalarak çıkardığın kumları eliyorsun; teşhis edilmiyor, kendinle diyaloga girmeyi öğreniyorsun. Demem o ki, ister felsefi terapi tercih edilsin ister psikolojik terapi, iş kişide bitiyor. Yani efendim, Marinoff'un psikolojik tedaviyi alt etmeye veya felsefi terapinin karşıtı olarak konumlandırmaya çalışırken (benim gözümde) çuvallamasının nedeni içinde kaybolduğu kavram kargaşası. Prozac da neymiş?
Türkiye'de de felsefi terapi yaygınlaşsın istemem mi? İsterim elbet. Düşünme odaları, tefekkür dernekleri, sofist kafeler olsun. Piyasa canlansın. Felsefi uygulama konusunda asıl bakılması gereken yer de şurası olsun. Marinoff'un stilini beğenmedik, yüzeysel bulduk diye felsefi uygulama fikrine çamur atmış olmayalım. Her ne kadar, binlerce yıldan beri uygulanıyor olsa da, kurumsallaşmasının da getirileri olacaktır herhalde.
hegel's holiday
31.01.2005, 22:15

simgeleyenle simgelenenin cenkleştiği bu simge dışı resmi görünce, mantıksal sebep arama/yorumlama sürecine girmeden kafada patlayanları yazmak lazım, ki hakkını verelim. zira magritte de bu resmi nihayetlendirme sürecinde benzer bir yol izlemiş. "ben," demiş "suyun olabildiğince sıradışı, bilinen vasatlığının dışında resmedildiği bir kompoziyon yapacağım." almış eline fırçayı, bardak bardak, kadeh kadeh su çizmiş. yüzlerce kere. sonra bir kadehin üzerine çiziktirdiği bir gölgeden bir şemsiye silueti belirmiş. suyu içine alanla suyu dışarıda bırakan/sudan koruyan'ın birlikteliğinden tatildeki hegel çıkmış, (yani gönlü hoş tutulmuş, ya da bu yapılmak istenmiş.)
eğer hegel okuduğumuz/bize belletilen hegel'se, kendisine atfedilen bu resim onu pek hoş duygulara gark ederdi diyebilir miyiz? burada iki zıt el ele verip bir çözüme ulaşmaktan ziyade, birbirlerinin sınırında itişiyorlar ve sentez bâde oluyor. ama bunları sadece resmin adı "hegel's holiday" koyulduğu için düşünüyoruz, adı başka bir şey olsaydı, bu şık listenin en başında yer almayacaktı. ne düşünecektik? bu su, o su değildir. bu bir memur şemsiyesidir. şemsiyenin şeyliğiyle oynanmış, fonksiyonundan edilmiş, kavramsal/tembel hafızamıza algı yeteneğimize bir pinçik atılmaya çalışılıyor. ama işte elimdeki şemsiye, işte bir şey olarak şemsiye, ve de işte bir resim. işte magritte işte hegel, ya bakar dururum, ya sentezin dibine vururum. sanırım şimdilik ilk şık.
hakkından sonra geliriz.
hatırlarken
20.01.2005, 02:08
Microsoft'un yaklaşık iki senelik MyLifeBits projesiyle ben daha demin tanıştım, o da NY Times'da yayınlanan "offloading your memories" başlıklı makale aracılığıyla oldu. okuyup, linklerden takip edip, projenin içeriğini tanıdıkça aklıma üşüşenler bir yana (ki o yan birkaç satır altı olacak her şey yolunda giderse), MyLifeBits adını istemsizce türkçede karşılama girişimlerimi beynim ya da her neresiyse o nokta şu fışkırtılarla karşıladı: anılaaaağr (ferdi özbeğen tonlamasıyla); hayatımdan enstanteneler, bitli anlar, baytlı epizotlar, bin atlı akınlarla üşüşen anılarım, hayatımdan kırıntılar, meemrııiz, like the corners of my mind (barbara streisand'ın hep araya giren burnunun dibindeki kırpışan gözleri ve cadı takma tırnakları eşliğinde), kaç terabayta sığar ki bu hayat? akın hala devam ediyor ama burada kesiyorum, yoksa, anılar üşüşmeye hep hazır: kimini çağırırsın gelir, görevini ifşa edip yeni kılığıyla yerine geçer; bir başkası da içimin jukebox'ı esrarengizliğinde istenmeden gelir, "sen de nereden çıktın, ne alakası var" dersin, bir süre sonra anlarsın ama zaten çoktan başka bir epizoda geçmişsindir ya da koltukta uzanmışsındır, sonrası özele girer (sırf bu çağrışım mekanizmasını çözdüğünü sanmanın verdiği zevk için bile psikanalize gitmelidir belki de). bu anı akını ve hatırlama işi hakkında yazmaya başladı mı bitmez. fazla uzatmadan ve mecaz dehlizlerinde kaybolmadan noktayı koymayı bilmek lazımdır.
MyLifeBits ilginç bir şekilde anılarla ve eskiyle çok da uğraştığım bir dönemde karşıma çıktı. bir arşiv merakıdır başgösterdi son zamanlarda; yazılanlar, okunanlar, fotoğraflar, kenarına bir not iliştirilip bırakılmış boş sayfalar ve evet hepsi de şu bilmemkaç gb'lik hd'de. geçmiş byte'lar üzerinden kendimi yeniden toparlıyorum, re-collection süreci? anımsama da karşılar ama yeniden toparlama daha uygun. yeniden toparlarken yeniden yazmak ne de zor hem. bunlarla uğraşırken ister istemez önceden bir yerlere kaydettiğim bilgilerle karşılaştırma yapıyorum, hafıza türlerine göre kategorize etmiyorum ama istemsizce hatırlarken yine farkına varmadan sınıflandırıyorum. buna adet haline gelmiş hatırlama diyelim. MyLifeBits projesini ilk gördüğümde iç gözümde patlayan barbara'ya da saf anımsama diyelim. pop anımsama da diyebiliriz (var olan her şey duyu, izlenim ve hafıza imgelerinden ibarettir demiş olan hume'u eleştiren karl popper'a da bir popup penceresi açalım). teknolojik imgelerden kaçış yok diyerek bağlamayı da yaptık mı, birkaç satır alta geçebiliriz.
şurada MyLifeBits projesinin power point sunumu var. evet, çok heyecanlandırıcı bir proje, tüm konuşmalarını, fotoğraflarını, yaşadıklarını bir veri bankasına yerleştiriveriyorsun, hayat baytram oluyor, ilk tepki. senden sonraki nesiller, torunun, torban, ya da teşhirciysen elalem, senin hayatını google'latıyor (gerçi bu şimdi de yapılıyor) eğer istersen yaşadıkların tüm detaylarıyla arama motorundan bulunabiliyor. kendi gözlem evin, kendi google'ın, diğer insanlara linklerin. kimilerinin ütopyası gerçek oluyor sanki. yoksa distopya mı?
eski anın avında bir ipucu ararken çektiğim azabın hatrına bile "ne harika proje" diyemem. geçmiş zamanın izindeyken kayıtlı anı şimdiki halimle, istemsizce ve safça imgelemeyi tercih ediyorum. ayrıca power point'in renkleri, cümleleri ve imajları çok kalitesiz olmuş, nasıl derler, çok amerikan, insanı direkt soğutuyor projeden, bu iki. her blogger'ın kanında biraz da Big Brother'lık yok mudur? o da üç.
günün izmariti (38inci)
1.12.2004, 00:45
zamanı süre-siz kavrarsan, süjen yeknesak olur, pişman, üzgün, derbeder kalır. edimi ve ânı öncesi ve sonrası olmadan kavramak algılamaların en asili, anlağın en temizidir (büyük laf diye çerçöp tarihine geçerse o zaten o sıralar kavramıştı desinler). zaten ikea da geliyor, çok moralim bozuk, her gittiğim evde aynı masayı, aynı çatal kaşık takımını, aynı paspası görüp, fason üretimi tüketmenin benlik ve kimlik kavratışında yarattığı dalgalanmalar üzerine tartışmalara dahil olmak, olmasa bile duymak zorunda kalacağım. (hadiyordan)
süreyi günlere, günü saatlere, yaşamı senelere bölmeden semalarımda süzülmenin ilaç gibi geleceğini kavramanın rahatlığı bir yana, son zamanlarda zaman ve rivörs hareket ve hafıza üzerine bu kadar çok film yapılmasının bir sebebi de, makro felaketlerin mikro hayatlarımızdaki etkilerini unutturarak ve umut vererek silme çabasıdır. bir çıkış yolu var, bir kurtuluş var; var diyorsam var. en çok sezgimi seviyorum, bir de kâküllerimi (dehşet ve haşmetle takip ediniz- didaktik, kuralcı, havacı ve hatta fasaryadan irtifalı olmayınız. herkes ikea'nın willy model raflarından edinse, memleket kalkınır)
sage pub. şekeri
20.10.2004, 16:09
pek leziz. sage publications akademik dergilerin elektronik baskısını hardcopy baskılarla aynı gün hizmete sunan yeni servisinin açılımı şerefine 1 eylül-31 ekim tarihleri arasında tüm online dergilere ücretsiz ulaşım veriyor. dergilerin listesi.
okumayı öğrenmek
17.10.2004, 14:12
jacques derrida'nın ölümü üzerine the new york times'da jonathan kandell imzasıyla yayınlanan yazıyı okuyan var mıdır aranızda? yazının başlığı "anlaşılmaz felsefeci derrida 74 yaşında öldü." yapıbozumun fransa'dan çıkan (yapısalcılık ve varoluşçuluk gibi) şu diğer garip ve kaygan akımlara benzetildiği yazıda, Derrida bi naneye derman olmayan, fazlasıyla zor yazılar yazan ama yine de çok in olduğu için takip edilen, boş boş konuşması için davet edildiği üniversitelerden büyük paralar kaldıran bir düşünür olarak resmedilmiş. Kandell'a ve bu yazıyı resmi derrida obituary'si olarak yayınlayan The New York Times'a ilk tepki Samuel Weber ve Kenneth Reinhard'dan gelmiş; gazeteye yazdıkları mektuba yüzlerce imza toplanması üzerine harekete geçen UCI, remembering jacques derrida sitesini açmış. sitede diğer tepki mektuplarını okuyabilir, imzanızı basabilirsiniz. judith butler'ın yazdığı mektupta belirttiği gibi, eleştirel düşünceye bu kadar ihtiyaç duyulan bir zamanda bu yazı tepkisel anti-entelektualizme çanak tutmaktadır diye düşünüyorsanız...
ölmeyi öğrenmek
11.10.2004, 03:05
son söyleşilerinden birinde "yaşamayı öğrenmek ölmeyi öğrenmektir ve ben hala ölmeyi öğrenemedim" diyen derrida, öldü.
kendisini kişisel olarak görmemiş, hiçbir dersine katılmamış ama kayganlık, farklılık ve anlam-sızlık üzerine yazdıklaryla dünyayı algılayışı değişmiş/şekillenmiş bir öğrenci olarak kendisine teşekkür borçluyum.
her ölüm kendine özgüdür ve bu nedenle her ölümde alışılmadık bir şeyler vardır - arkadaşı ve düşündaşı gilles deleuze'ün ölümü ardından kaleme aldığı "artık yalnız başıma gezinmek zorunda kalacağım" başlıklı yazısında, hayatta olan kişinin/arkadaşın yazdıklarını okumaya, tartışmaya-tekrar yazmaya ve sökmeye alışmışken, ölümle kaçan o fırsatın ve artık yalnız başına gezinmek zorunda kalmanın kendisini ne kadar üzdüğünü hissettirmişti. bana teoriyi sevdiren insan olduğu için yakınım* addettiğim derridanın ölmüş olması kalbimi sızlatıyor.
* ölen birinin ardından yakınlarının konuşma yapması ya da birbirlerine merhumla ilgili anılarını anlatması geleneğine nette de bağlı kalınıyor ve derrida'yı yazdıklarından veya verdiği derslerden tanıyanlar düşüncelerini ve anılarını bloglarında paylaşıyor: derrida'nın ölümü üzerine yazılan blog yazılarının listesi
madde ve hafıza
13.08.2004, 03:44
madde ve hafıza (matter and memory diye de biliriz, - frankofondan ziyade anglosaksonuz) türkiye'de sadece pandora kitabevinde ve eşşek gibi bir fiyata satılırken, internette aradığını bulmada çok ehil olduğunu iddia eden ben, 5 ay aramanın sonunda vazgeçip kitabı almışken, şimdi öylesine bakınırken kitabın full metnine rastlayıverdim. isteyen yararlansın.
bağlantılar her yerde, mesele onları bulmak istemekte, o zaman:
"Modern zamanın en temel özelliği artık bu dünyaya inanmıyor oluşumuzdur. Yaşadığımız olaylara bile inancımızı kaybettik: Aşka ve ölüme, sanki bunlar bizi sadece yarı yarıya ilgilendiriyormuş gibi. Sinemayı yapan biz değiliz, kötü bir film gibi karşımıza çıkan dünya." ***
grassroots
24.06.2004, 01:34
nato zirvesi yurdumun dağını taşını modifiye etmiş, eteklere zil takmış oynatıyorken miting ve gösterilere katılmayı ne kadar istese de aman sakata gelmeyelim (türk polisi başkadır) endişesiyle evde kalıp tv'den izleyecek binlerce kişi vardır. radikal'de hakan gülseven ab makyajlı polisin göstericileri açık bir alana götürüp patakladıktan sonra serbest bıraktığına dair duyum aldığını yazmıştı. bir de hürriyet cumartesi ekinde akıllara ziyan bir jane doe-john doe haberi vardı ki, (birazdan arayıp linkini vereceğim), ben protestocunun amerika'da okumuş, hafif makyajlı ve fit olanını severim mottolu ertuğrul beyin al işte nato ve abd karşıtlarıyla ilgili habere de izin veriyorum ama mümkünse kelebek ekinde olsun diyerek imajını tazelemesine yardımcı olmuştur. "sokakta bir antiglobalist görsek nasıl tanırız ve ne yapmalıyız?" gibi inciler için lütfen okuyun (bu arada, hürriyet'in manşetten verilen lynndie england röportajını herkese salık veririm, çok alakalı)
bir hürriyet jane veya john doe'su olmak ya da farklı muhalif örgütlerin organize ettiği dikey yapılı protestolarda yer almak istemiyorsak, bilerek veya bilmeyerek grassroots aktivizm taraftarıyız.
içindeki ot/çimen lafı akla deleuze'ün rhizome'unu getiren grassrootsun çiftçilerle ve örgütlenmeleriyle direkt alakası yok; grassroots aktivizminde yukarıdan aşağıya değil, merkezsiz bir aktivizm söz konusu. tabandan yayılan hareket. aynı bahçedeki çimenlerin yatay olarak yayılıp çoğalması ve kökünün kazınmasının çok zor olması gibi, aktivistler de herhangi bir iktidar noktasına bağlı kalmadan hareket ederek yayılıyorlar. temizlenmesi zor virüsler gibi. çünkü dikey yapılanmaları temizlemek veya sisteme dahil etmek çok kolay.
konumuzla ilgili belli başlı grassroots kaynakları:
grassroots gelişmelerle ilgili en önemli haber kaynağı indymedia
yeni en önemli haber kaynağı ainfos
grassroots opposition to war: grow
devamı gelecek..
desert landscapes
11.06.2004, 14:46
arizona üni. felsefe bölümü öğrencilerinin weblogu: desert landscapes
apple
17.05.2004, 05:36

gwyneth paltrow ve chris martin kızlarının adını apple koymuş. kedi olsa kimilerine sevimli gelebilecek bir davranış meyve sebzeden ad çıkarmak. bizim bildiğimiz sevimli os apple'ın adı ve logosu da sadie plant'e göre alan turing'le alakalı. alan turing siyanürlü bir elma'dan bir kaç ısırık alarak intihar etmiş (kazaya da kurban gitmiş olabilir ama eşcinsel kimliğinden dolayı intihar ettiği iddia ediliyor). elmanın üzerindeki gökkuşağı renkleri de turing'in eşcinselliğine göndermeymiş. sadie plant böyle güzel güzel yazar, yeni nesilin aşırı cep telefonu kullanımından baş parmaklarının evrim geçirip esnekleştiği sonucuna varılan araştırmanın ekip başı da oydu. aslen siberfeminizm teorisyenidir, ama bizde tek bu araştırmayla tanınıyor (tanınıyor demeyelim, bu haber vasıtasıyla bir iki çiğnenip tükürüldü). en taze işi olan cep telefonlarının toplumsal etkileşim ve davranış biçimleri üzerindeki etkisiyle ilgili raporunun özetine şuradan, kendisine de (pdf) buradan ulaşabilirsiniz. yukarıda bahsettiğim turing ve apple savını daiçeren, kadınlar ve dijital çağla ilgili 0's and 1's'a da link vermezsek ayıp olur.
göründüğünden daha yakında olma ihtimali var
29.04.2004, 02:53
jean baudrillard bu cuma (30 nisan) bilgi üniversitesi'nde bir konferans verecek. simulasyon peygamberinin yapacağı konuşmanın başlığı olay'a ilişkin ve sanal. kayıp gerçeğe ağıtının başlangıç noktası olan simulacra and simulations makalesini şuracığa iliştiriverdim. sokakta sitesinde de simülasyon kuramı matrix filmlerinde referans alındığı için son 5 senedir bir hayli popülerleşen baudrillard'ın konuşmasından kimi pasajlar verilmiş.
kayıp sanatlar
8.04.2004, 01:35
bazen, uzun bir süre hiçbir şey ilgi çekmez, bahsetmeye değmez. sıkıntıyı hiç sıkmadan anlatan şu ilginç yazı dışında. (kaynak: aldaily)
kantgrad*
13.02.2004, 04:41
"felsefe mi yani, kant falan?" gibi klasikleşmiş cümlelerin sebebi olan kişi ölümünün 200. yıldönümü'nde bloglarda anılmış:
de-kanted
categorically not dull
catastrophic spider
* kant ruslar tarafından çok sevildiğinden kaliningrad'ın adını kantgrad olarak değiştirme önerisi yapılmış bi zamanlar.
çok iğrenç
7.02.2004, 04:09
İnsanların neyi niçin iğrenç bulduğu üzerine bir araştırma yapılmış, 40.000 denek kendilerine gösterilen benzer iki örnek arasında hastalık veya insani sıvı artığı izleri taşıyanı daha iğrenç bulduklarını belirtmişler. Bu sayede iğrenmenin insanı bulaşıcı hastalıklardan koruyan sağlıklı bir tepki olduğu ortaya çıkmış. Araştırmada özellikle kadınların ve gençlerin iğrenç şeylere karşı daha aşırı ya da abartılı tepki verdiği belirlenmiş. Araştırma başkanı bunu şöyle açıklamış: Kadınlar çocuk taşıyan ve bakımını üstlenen cins olduklarından daha duyarlı olmak zorundalar. Yaşlanıp doğurganlık yetisi azaldıkça iğrenç şeylere karşı duyarlılık da azalmakta. İğrenç olanın özneye yabancı ve öteki kalana ya da normal bağlamı dışında olana karşı doğal bir tepki olduğu da hatırlatılmış.
Öteki ve yabancıya karşı duyulan iğrenme ve dışlama hissi julia kristeva 'nın abject'ini aklıma getirdi. Kristeva hayli karmaşık bir şekilde açıklamış abjecti, ben anladığım kadarıyla şöyle açıklayayım: ne nesne (object) ne de özne (subject) olmayan abject, öznenin kendisini tanıması ve devam ettirmesi için gerekli olan sınırları yıkan şeydir. Örneğin, ceset, bok, sümük gibi somut şeyler veya Auschwitz gibi gizli kuralları yıkan büyük suçlar, tabular ve de dini yasaklar abject'tir.
Özne nesne ayrımıyla alakası da şuradadır: anneden ayrılana kadar bebe kendini onunla bir sanar (doğana kadar da öyledir zaten), özne olması için ayrılması ve sınır koyması gerekir; ilk abject annedir yani. Çünkü o çok çekici bağa dönülürse yeni yeni oluşturulan kişiliğin kalesi yıkılır; zaten dönülemez de, koskoca ensest tabusu kapıda beklemektedir. Anneden kaçılarak babanın temsil ettiği sembolik düzene girilir. sembolik düzen de kendi kendini ikame ettirmek için devamlı yasaklar koyar, kirliyi, tabuyu, günahı belirler. Bir şeylerden devamlı iğrenmek zorundayızdır.
Bir ara alien filmlerine sarmıştım, yaratığın hem anne hem de abject olduğuna dair sıkı bir inancım vardı. Çoğu korku filminde bu abject teması temeldir ve iğrenilen, dışlanılan şey korku salan şeydir. Bir şekilde anneyi de hatırlatır. Hayır şuradan aklıma geldi, bu araştırmada doğurgan kadınların (niye kadınları doğurganlık üzerinden tanımlamak zorundayız acaba?) abject olana karşı daha duyarlı olduğu belirlenmiş ya, kendisi de ilk abject olarak belirlenen kadın kendi kendinden tiskinerek status quo'yu mu koruyor? niye her yerden anne-çocuk hikayeleri fışkırıyor?
Bağlantıyı kuramadım, ama şuradan bağlıyıp, uygun bir zamanda devam etmek niyetindeyim: dün seinfeld'de jerry saçın kafadayken sevilip öpülürken, yemek içindeyken de iğrenç bulunuşunun nedenini soruyordu. Mercimek çorbasından çıkan abject'e ilk tepkiyi bastırıp şöyle bir bakınca o kadar da iğrenç olmadığını düşünüyorum. haha, şimdi de bunu dediğim için kendimden iğrendim. abjectional loop
günün edebi olayı
4.02.2004, 01:09
today in literature, o gün edebiyat tarihinde olan önemli olaylar hakkında bilgi veren bir site. mesela dün (2 şubat-aynı zamanda james joyce'un doğumgünü) 1922'de ulysses yayınlanmış. şans getirsin diye bu tarihi seçmiş joyce. joyce'un doğumgünü uğuru takıntısı ayrıntılı olarak anlatılıyor.
o gün olayı olan yazar hakkında biyografik bilgi, eserleri, ikincil literatür, işe yarar linkler, benzer yazarlar hakkında bilgiler de var. daha da gelişecekmiş, zamanla yazarların eserlerinden kısa bölümler, kaynaklar vb. eklenecekmiş. üye olup günün edebi olayını mail box'ınıza göndertme olanağı da sunmuşlar.
nerede benim bakışım?
30.01.2004, 03:41
rosanna arquette'in 2002'de çektiği bir belgesel olan searching for debra winger'da 40 yaşını aşmış aktristlerin hollywood'da rol bulamaması, bir nevi çöpe atılması sorunu, 30 kadar aktristle yapılan söyleşilerle irdeleniyor. filmin adını debra winger'dan almış olmasının nedeni de, debra'nın 1996'da hollywood'la bağlantısını kesmiş olması. şimdi bu güncelliğini yitirmiş bir haber ama, geçen hafta bizim televizyonlarda "yaşlı aktristler birleşiyor" gibi bir başlıkla ve sanırım bu belgeselden de pek söz edilmeden niyeyse pişirilip sunuldu. ben actresses unite vs. keywordlerle google'lattım fakat bir şey bulamadım. her neyse, konu birleşip birleşmemeleri değil, 40'ını aştığı için piyasa değeri düşmüş aktrist sorunsalı.

hasan bülent kahraman da bu haberi görerek radikal'deki köşesinde bir yorum yazmış ve laura mulvey'in meşhur 'visual pleasure and narrative cinema' (1975) makalesini referans almış. sonuçta da şöyle bağlamış; sinema cinsel bir edimdir, bakmak erkeğe özgüdür ve seyirciler bakabilecekleri güzel nesneler istiyorlar. Hasan Bülent Kahraman bir erkek olarak, 40'ından sonra arzu nesnesi olmayan kadın sorununun Hollywood yansımasını, ne kadar acı olduğunu belirtse de, mulvey'in makalesindeki fikirleri onaylayarak ve kendi görsel hazlarını örnek vererek yansıtmakta kendince haklı. Yazısını okurken aynı Mulvey'i okurken olduğu gibi bir umutsuzluğa ve öfkeye kapılıp gidiveriyorsun. Hem bu duruma karşı hem de yazıla yazıla artık onaylanan aktif-erkek-özne/pasif-kadın-nesne ayrımının orta yerinde, pasif bir kadın okuyucu (ve seyirci) olarak kendini koyacak pek bir yerin olmuyor.
Gidecek yer için önce Mulvey'e bir dönelim. Mulvey'nin visual pleasure and narrative cinema makalesi (psikanalitik) feminist film teorisinde bir dönüm noktası sayılır; bakışın maskülenliği ve bakılan nesnenin dişilliği freud'un ve hamisi lacan'ın teorileri üzerinden gidilerek kurgulanır.
Sinemanın cevap verdiği cinsel hazlar ve temel ihtiyaçlar, en başta diğer insanlara bakarken alınan cinsel haz olan skopofili, daha sonrasında anneyle özdeşleşerek kendini dünyanın bir tanesi sanmanın perdedeki karaktere bakarken ikame ettirilmesiyle bir kendinden geçmeye yol açması olsun. Laura Mulvey'e göre skopofiliyi güzel ve insanın aklını başından alan kadın karakter, özdeşleşmeyi de o karakteri kendi cinsel nesnesi haline getiren mükemmel erkek karakter sağlamakta. Erkek seyirci kendini bay mükemmelin yerine koyarak kadın karaktere onun ve kameranın gözünden bakarak hazzını alır. kadın seyircinin sinemadan nasıl bir haz aldığına pek değinmeyen mulvey, bu durumun tersine dönmesinin mümkün olmadığını, bakış nesnesinin erkek, özdeşeleşilecek karakterin de onu erotik nesnesi haline getiren güçlü kadın karakter olacağı filmlerin patriyarkal kültürde mümkün olmadığını söyler ve bitirir. Kendisi daha sonra çektiği avant-garde filmlerde bu yapıyı alaşağı etmeye çalışmıştı.
Patriyarkal açıdan bakmanın erkeklere rezerve olduğunu ifade eden Mulvey'nin makalesinde kadından sadece erotik nesne olarak kurgulanması bağlamında bahsedilir. Kahraman'ın yorumunda ve bu haberde de yine bu nesneler mevzu bahis. Bu haberdeki gizli özneler de seyirci erkekler. Sanki seyirci konumundaki kadının karışmaması, kenardan izlemesi gereken bir oyun dönüyor. Kadınlar da mı artık bu yaşlı ve tedavülden kalkmış aktristleri görmeyi istemiyorlar, yoksa yapımcılar mı Hollywood'la özdeşleştirilen fetişi sun, hayal kurdur, devam ettir mottolarına bağlı kalıyorlar?
Özne kadının maskülen bir pozisyon almadan bakma hazzını yaşaması mümkün müdür sorusuna gelelim. Mulvey, bu makalesinden birkaç sene sonra bir hesaplaşmaya giderek, kadının bakışının ve alacağı zevkin erkeğin yerine geçerek kendisine sunulan mazoşist pozisyonu kabul etmek olduğunu, bu psikanalitik çerçevede, kadın başına (film vb.) izleme eyleminden çatır çatır zevk almanın imkansız olduğunu yazmıştı.
Psikanalitik teorinin aktif erkek-pasif kadın ikiliği çerçevesinde bu sonuca ulaşılır ama bu ikiliği tekrar etme yoluyla patriyarkal karşıtlıkların da yeri sağlamlaştırılır. Gender bu karşıtlıklar üzerinden işleyen bir kavram değil, kurgulanan cinsel kimliğe karşı çıkış, rol modelleriyle oynayış vs. için psikanalitik film teorisinin bu karşıtlıklarının işleyişini (ödipal hikayenin öneminden başlayarak) bozmak gerekir.
Ve fakat, en başta bahsedilen bu 40'ına geldi mi arzu nesnesi olmama sorunuyla kendince başa çıkan ve bu işgörmezliği birkaç sene erteletebilen aktristlerden sadece biri (o da salma hayek) belgeselde aklı başında bir şey söyleyerek, hollywood'da daha fazla kadın yönetmen ve senarist olması lazım demiş. Gençti, yaşlıydı, özdeşeleşemedim, arzu edemedim, oldu bitti derken teorinin ödipal bataklarında film izlemekten ve rol yapmaktan alınacak hazzın da iğdiş edilmesine karşı lifelong actresses against the male gaze

