lost ve bad twins
21.11.2005, 19:29
lost'un yapımcılarını, izleyici kızıştırmaya dair onca taktik kesmemiş olacak ki, (ama izleyici de kızışmak istiyor tabii) bakın ne yapacaklarmış. dizinin baharda yayımlanacak bölümlerinden birinde, adadakilerden biri kalıntılar arasında mevta olmuş yolculardan birinin kitap taslağını bulacakmış. yolcunun adı Gary Troup olacakmış, tabii o daha ilk bölümde ölmüş veya can çekişiyor olduğundan, biz tanımıyoruz. neyse, bu kitabın adı da "Bad Twins"miş ve tanananaam, bu bölümün yayımlandığı gün, Bad Twins adlı roman da Amerika'da (gerçek hayat, gerçek Amerika) yayımlanacakmış. Şimdi ben bunu okuyunca bir hoydaa dedim de, bir de aman ya dedim. sonra o sayfa öyle orada açık kalmış. döndüm baktım ki, kitap Hyperion Books'dan çıkıyor ve buyrun işte henüz çıkmamış kitabın tanıtım sayfası. e Gary Troup adında birisi de yok aslen, ama yazmışlar işte kapağa adını. ne diyoduk, gerçek amerika, televizyondaki hayat, televizyon ekranından ılık ılık süzülen samara. haberi veren kişi de bu kurgu ve gerçek karışımının kendisini ne kadar yorduğundan bahsetmiş. direkt öyle demiyorsa bile ben öyle anlamayı tercih ettim. beni de yoruyor. eğer şimdiki gibi yorgunsam. yoksa olabilir, bilmiyorum. önümüzdeki bölümlere bakalım, heyecanlanacak mıyız. önümüzdeki günlerde, yapacak bir işim yokken dehşet yorumlarda bulunabilirim. medya akıntı yapıyor, şu lost'un ettikleri üzerine teorik bir kitap yakında çıkmazsa ben de "haziran gecesi"ni izlemeye mahkum olayım.
bu arada, kitabın tanıtımındaki, identity, human nature, twins taglerine dikkatinizi çekmek isterim. benim bi teorim yok da, belki birinin vardır diye.
kalbimi kısa kısa
2.10.2005, 01:15
david cronenberg son filmi a history of violence'ın setinde, viggo mortensen'le mario bello'nun sevişme sahneleri öncesi yaşadıkları stresi hafifletmek için ağabeylik yapmış ve sete kendi karısını çağırarak herkesin gözü önünde sevişmeye başlamış.
dur, kısa oldu bu. o zaman;
kısa film bağlamında, görüntüyü bağlamından koparmanın en uygun yolunun müzik olduğunu pek güzel gösteren "shining redux"ı bu yazıya monte etmek istiyorum. filmlerin trailer'larını orijinal karelere dokunmadan değiştirerek farklı bir janra ait kılma mottolu trailerpark yarışmasında bu film birinci olmuş.
gus van sant, burroughs'un "thanksgiving prayer" şiiri dinletisinden (?) kısa bir film (link direkt .mov dosyasına çıkıyor) çıkarmış. kısada çok bir numara yok ama, yine de bulundurmak lâzım. burroughs'un okuduğu metni takip etmek için de şuraya bakılmasını uygun buluyorum.
çok sası... ama "blokur" olabilir bir kelime bence.
mazi kadife
15.09.2005, 23:49
muhterem biri olduğunu sandığım professor dvd yine çok aziz bir film olan blue velvet'ın karekare analizini yapmaya başladı weblogunda yaklaşık bir ay kadar önce. şöyle yapıyor: her güne ya da her iki üç günde bir kare modunda, karenin screenshotını alıyor, altına da yazacağını yazıyor. Yaklaşık iki saatlik blue velvet 172,800 kareden oluştuğuna göre, 473 yıl sürecek bir proje bu. ama yine de hadi bakalım. artık, bizi heyecanlandırması gereken yavaşlık.
niçün blue velvet sorusuna verecek az anekdot, bol teori soslu yanıtları var. bahtınıza ne çıkarsa.
denecek, okunacak, hatırlanacak çok şey var ama, yavaş yavaş.
free documentaries
5.09.2005, 01:35
free documentaries'de olsa da izlesek dediğimiz belgeseller torrent torrent sıralanmış. siftahı da outfoxed'la yaptık mı, tamamdır.
inanç dünyası
2.08.2005, 01:55
brian flemming, bill gates'in suikastini konu alan "nothing so strange" filmiyle zamanında türkişi medyaya da haber olmuş bir yönetmen. nothing so strange'den sonra, isa'nın aslında hiç varolmadığına dair kanıtları olan bir kızın, hıristiyan fanatikler tarafından öldürülmesini konu alan "the beast" adlı bir filme soyunmuş. the beast 2006'da gösterime girmek üzere pişerken ve kitleleri usul usul kızdırırken, bu filmin araştırmaları sırasında topladığı materyali kullanarak , "the god who wasn't there" adlı bir belgesel çekmiş. belgeselin dvd'si haziran'ın sonunda piyasaya sürülmüş.
ve action. belgeselle ilgili bir wikipedia sayfası da mevcut. bir wikipedia kullanıcısı hop oturup hop kalkmış, bu filme ait sayfanın kaldırılmasını talep etmiş. (aynı kullanıcı zamanında wikipedia'daki silikon vadisi ateistleri sayfasının kaldırılmasını da istemiş.) bunun üzerine sayfanın akıbeti tüm kullanıcıların oylamasına açılmış. flemming de, weblogunda bir yazı yazıp, sevenlerini oy kullanmaya çağırmış; sevenler akın etmiş, wikipedia çatlayacakmış neredeyse. kalsın/gitsin tartışmasına şu taraftan bakılabilir. flemming kendisi the beast olma yolunda diye bağlayacaktım ama vazgeçtim. filmin sitesindeki bowling for columbine ve super size me benzetmelerinin popül sensorlarımı kırmızı alarm seviyesine fırlatmış olması bir yanda, free cinema'nın efendiliği öte yanda, en iyisi du bakalım modunda oturup forumları okumak, trailerı izlemek.
zizek!
22.04.2005, 02:44
teorinin elvisi, prensi ve vesairesi olarak tanımlanagelen slavoj zizek'le ilgili bir belgesel çekilmiş: zizek the movie. eksantrik ve de ezoterik çalışmaları ve kazılarıyla önce süründürüp sonra şenlendiren, nihayetinde de aval aval "bu işte bir yanlış var ama izini sürmeye mecalim kalmadı" diye düşündürten slavoj'un, filmin "belief" adlı tanıtım klibinde sevimli kırık aksanıyla "hiçbir düşünür bir bardak su için kısaca "bu bir bardak sudur" diyemez, bin dereden su getirir, bezdirir" demeye getirdiğini görende gidip yanaklarını sıkasım sonra da sakalına her bir kılı bir diğerine linklenecek şekilde düğüm atasım geldi. onun yerine oturup 100 küsür zpam yorum temizledim. "adresini şaşırmış yorum en isabetli yorumdur" diye ucuz felsefe yapmaktan da eksik kalmadım. bir iki alakasız cümle daha kurup dolgun ücret karşılığı ağır köşeci ya da köşe kazırı olmayı düşündüm ama, imgelemimin sınırları dar, arpam eksik, hırsım az geldi.
beklerken
6.09.2004, 02:17
biraz da cepten yiyelim: bu hafta sinemalarda vizyona giren debra winger'ı ararken adlı film üzerine zamanında bir takım fikirler yürütmüş, topuna da nerede benim bakışım başlığını uygun görmüştük.
truffaut-hitchcock
29.08.2004, 02:01
radio france truffaut'nun 1962 yılında hitchcock'la yaptığı ve daha sonra kitap haline getirilen meşhur söyleşinin ses kayıtlarını web sitesine koymuş. 25 parça tekmili birden. truffaut fransızca, hitchcock ingilizce konuşuyor; arada da bi tane tercüman hanım var, onun performansına bayıldım. şuradan
imdb hikayesi
10.08.2004, 02:46
meraklısı için imdb'nin hikayesi: nasıl oluştu, arkasında kimler var, kaç kişi çalışıyor (sadece 100!), sistem nasıl işliyor; pek doyurucu bir yazı, ama trivia bölümüne laf etmeyecektiniz.
fahrenheit 9/11
8.07.2004, 15:10
michael moore'un fahrenheit 9/11'i... işte burda tıkanıyorum. ne diyeyim, cannes'da en iyi film seçilerek büyük tartışmalara yol açan alternatif yönetmen. bush'un korkulu rüyası. oscar ödülünü alırken yaptığı konuşmayla hem takdir toplayan hem de bush destekçilerinin nefret ikonu haline gelen michael moore. bıdı bıdı. tamamen manşetler ve klişe gazetecilik ifadeleri üzerinden tanımlanabilen bir adam.
şimdi benim bu adam hakkında çok açık seçik bir fikrim yok. bir cnbc-e'de birkaç awful truth bölümünü izlemişliğim vardır, bir de oscar konuşmasını.
amerikalıların savaş ay'ı. olabilir. walt disney'in filmin dağıtımını yapmak istemediğini film vizyona girmeden birkaç hafta önce açıklayan moore'un, bunu aslında en başından beri bildiği, aralarında böyle bir anlaşma olmadığı açıklandı mesela. publicity trickleri. bunu takdir ettiğim bir nedenle yapsa da, yöntemindeki incelik ve kıvraklık eksikliği beni rahatsız eden. bu sebeple sadece manşetler üzerinden tanımlayabiliyoruz.
filme gelelim. izlemeden bir şey diyemeyiz ve kendisi de isteyen internetten indirsin izlesin demiş. archive hemen harekete geçerek filmi server'ına koymuş. indirip izleyelim.
bu arada michael moore'un bir weblogu var: mike's blog
bu da filmin blogu: f911. buyrun.
the film experience
13.06.2004, 03:25
bayılıyorum böyle girişimlere. the film experience, film teorisine meraklı olanlar ve film teorisi dersi verenler için aynı adlı kitabın web ayağı. öğrenci veya eğitmen olarak kayıt olanlar hem içeriği okuyup hem de okuduğumuzu anladık mı testlerini çözebiliyor. içerik gayet sade ve kısa ama adı üzerinde, an introduction. kesmezse, sadece film resource links bile yeter. (kaynak: chutry experiment)
okumalık
2.05.2004, 02:56
ana karakterin kimliğini izleyiciden ve karakterin kendisinden saklayıp sonlara doğru aniden açık eden belli başlı mindfuck filmlerinin (fight club, mulholland drive, memento, donnie darko, the sixth sense) kimlik ve gerçeklik yapılarıyla paralel incelendiği bir makale: a beautiful mind(fuck): hollywood structures of identity
seinfeld ve felsefe
17.04.2004, 03:23
open court yayınevi'nin popüler kültür ve felsefe serisinin son kitabı the sopranos and philosophy geçen ay yayımlandı. aynı serinin matrix ve felsefe ve seinfeld ve felsefe kitapları, bu ikisi türkiye'de alıcı bulacağı için, türkçe'ye çevrilmişti. serinin editörü william irwin (33 yaşında bir felsefe profesörü) amaçlarının felsefeyi sevdirmek ve bunu popüler olan aracılığıyla yapmak olduğunu söylemiş. friends ve emergency room'u da aynı seride incelemeleri için talep gelmiş, bu dizilerin derinliği kesmediği için reddetmişler.
matrix ve felsefenin online versiyonu vardı ama çok da okumadım. dün seinfeld ve felsefeyi aldım. bir kere de şu cümleyi söylemeyelim ama maalesef çeviri çok kötü, gramer hataları ve typolarla dolu. popül popül acelesiyle çevirtince böyle oluyor demek.
seinfeld ve ebedi dönüş ve seinfeld ve etik makalelerini okudum. nietzsche'nin ebedi dönüş düşüncesini seinfeld'e uyarlama amacıyla başlayan makalenin ortasında bunun aslında pek de olamayacağını gösterip, dizinin plato'nun sabit formlar öğretisinin televizyondaki mükemmel yansıması olduğunu ilan eden makaleyi okuduktan sonra yorum şu: eee? şu açıdan. popüler bir tv şovunun felsefi okumalarının yapılmasına karşı olmak bir yana, kesinlikle yapılması gerektiğine inanıyorum. fakat, ucundan nietzsche'den yorumlayacakmış gibi görünüp ardından adamın tamamen karşı olduğu ve her fırsatta lanetlediği platonculuğa bağlamak ve bunu bu ikisi arasındaki bağlantılara ve karşıtlıklara, temel düşünce farklılıklarının getirdiği sonuçlara zerre değinmeden yapmaları kötü. makale şöyle işliyor: elimizde bir zaman ve zamanlama sorunu var. kısaca bahsedelim. hadi nietzsche'nin ebedi dönüşünden kısaca bahsedelim. ama bunun günlük "yine mi abi?"yi karşılamadığına değinelim. tamam. tüm bunları seinfeld'in işleyişine oturtamayız deyip hadi plato'ya geçelim. tamam. biraz formlar, biraz sokrates, seinfeld zaman sorununu tamamen platonik açıdan çözmüştür. ohh bitti. sonuçta, bu makaleden ebedi dönüş hakkında biraz, plato hakkında da biraz bir şeyler öğreniyoruz. seinfeld platonik formlarla dolu bir şovdur, felsefe 101'i tamamladınız diyip bitiriyoruz. kötü mü? popüler olan kötü olduğu için değil, popüleri ciddi anlamda inceleme amacındayken bunu popüler olan şakşak metoduyla yapmaları kötü.
kitabın son bölümünde seinfeld'de etik konulu makaleler daha elle tutulur gibi görünüyor. kitabın adı seinfeld ve etik olsaydı ve sadece buna değinselerdi daha doyurucu olurdu. seinfeld zaten etik konusunda bir derya. seinfeld ve ebedi dönüş için de ayrı bir kitap hazırlatıp, gani gani yazsalardı keşke.
kill is love
10.04.2004, 15:21
kill bill vol.2'nin gelmesine az bir şey kalmışken:
öncelikle trailer
daha sonra, hayret bi şey: japon kill bill hayranları bir çekiliş düzenlemişler. şu formu doldurup siteye üye olduktan sonra, bir de şunu doldurup çekilişe katılmayı başarabilenlerden birine düğün sahnesinde gördüğümüz, Bill işli David Carradine mendilinin orijinali hediye ediliyormuş. (kaynak: filmbrain) ilk sahnede ağzı burnu dağılmış olan uma thurman'ın yüzünü bu mendille sildikten sonra kafasına sıkıyordu bill.
sonrasında, guardian'daki şu yazı kill bill'de alıntılanan 80 küsür filmden en önemli olan dördünün gösterildiği kill bill connection'dan bahsedip soruyor: is it all about being cool? tarantino kendi ürettiği bir şeyi ekrana getirmektense ordan burdan (hepsi cool) toparladığı şeyleri bize sunuyor, yoksa nedir olayı diye sorulmuş. özünde alıntılardan oluşan bir weblogun sıkıntılı sahibi olarak her tür tartışmada en yakındaki can simidi görevi gören postmodern pastiş durumları özetine sarılıp savmak en kolayı.
televizyon deyimleri
12.03.2004, 02:52
filmlerdeki klişeler listesi zamanında, üzerinde tartışılan demiyim de, bol bol forward edilen bir komiklikler silsilesiydi. en fazla iki dakika gülüp geçmiştik_sene 199vs... şimdi sene 2004, bir buffy ve onlar forumunda da laf lafı açmış ve baş tartışanlar bu konuda bir wiki yapmaya karar vermiş. wiki, içeriğine herkesin katkıda bulunduğu bir bilgi dağarcığı, en bilineni halkın ansiklopedisi wikipedia. bu wiki'nin konusu da televizyon dizilerindeki klişeler; senaristin, yönetmenin dizinin satması, iyi algılanması için başvurduğu kısayollar. konu, karakter, kamera hileleri, anlatım gibi alt bölümlere ayrılmış. bunların çoğu tanıdık şeyler, filmlerden ödünç alınmış çok fazla hile de var listede. karakterin iki saniye sonra gireceği kapıya odaklanma, yağmur altında duygu fırtınaları, yanlışlıkla gay sanılan insanlar var, hitchcock'un meşhur macguffin'i bile var; ne olduğunun hiçbir önemi olmadığı halde, tüm anlatının belkemiğini oluşturan, olayları ve karakterleri birbirine bağlayan belirsiz şey. gerçi ben hiç görmedim macguffin'li bir tv dizisi. zaten wikiciler de örnek olarak sadece hitchcock filmlerini ve pulp fiction'daki bond çantanın içindeki ışık saçan şeyi verebilmişler. evet, listeye ekleme yaparken, klişenin, hilenin kullanıldığı sahnelerden de örnek veriliyor. bu site bugün boing boing'de metafilter'da çıktı, kısa zamanda daha çok şey eklenir.
özgürlük, ayakkabılar, stil ve tırıvırı
6.03.2004, 01:37
sex and the city'nin finali geçen hafta koyuldu; gerçi ben hala 4. ila 5. sezon arasında bir yerlerdeyim ama, sonuçta carrie new york'u terk ediyormuş diye de bir yerde okumuştum. bunu spoiler'dan saymıyoruz, çünkü zaten bu bölüm ne olacak acaba diye merakla izlenen bir dizi değil. sex and the city'nin feminist ve anti-feminist potansiyelinden, birisinin dizinin konusunu nasıl özetlediğine bakarak onun feminizmin neresinde durduğunun anlaşılabileceğinden, erkekler gibi seks yapmak, onlar gibi olmak mı yani bütün olay tartışmalarından falan bahsetmek istemem, düşüncesi bile içimi bayıyor. ammavelakin, blog dünyasında slut (terbiyeli bir tutumla ahlaksız diye çeviriyorum) olmak özgürleştirici midir diye bir tartışma başlamış. sex and the city üzerine yazan yazana.
birisi slut'ı sexually liberated urban teenager olarak yorumlamış; bir başkası da, alakasız ama, (purselipsquarejaw aracılığıyla okudum) cunt'ın kültürel tarihçesini üşenmemiş yazmış. kendisi ingilizce'deki en ağır küfürlerden biriymiş. şu an farkettim ki, ingilizce'de küfürler hep dört harften oluşuyor.
özgürleşmenin önüne gelenle seks yapmakla alakası var mı tartışmasının nedeni de dizinin ana konusunun, yazıları diziye esin kaynağı olan köşeci candace bushnell'in ağzından aktarırsak, kadınların da erkekler gibi seks yapabileceği, onlar gibi sadece seksi düşünerek yaşayabilecekleri ve böylece özgürleşebilecekleri olarak özetlenmesi. postfeminizm, prada veya fendi-feminizm derken, bir yerlerde bir şeyler feci halde yanlış gitmiş, hatlar karışmış.
candace bushnell'le söyleşi yapan naomi wolf'un, virginia woolf'un kendine ait bir oda'da sorduğu özgür olan kadın ne yapardı sorusuna verdiği cevap: "they would f*** a lot". naomi wolf geçen haftalarda da 20 sene kadar önce yale'de okurken profesör harold bloom tarafından tacize uğradığını açıklamış, bolca da tartışılmıştı. promiscuities (cinselliği kalender meşrep yaşama halleri diye çevirelim), the beauty myth gibi kitapları olan ve agresif abla camilla paglia tarafından yuppie feminist olarak görülen wolf, sex and the city'yi feminizmin gerektirdiği cinsel özgürlüğün iyi bir örneği ve kahramanları da 21. yüzyıl feministleri olarak görüyor.
bırak flu kalsın
13.02.2004, 03:36
şurada reality-show'lar hakkında bir weblog var: reality blurred. bu formatların çoğu yakında - popstar, birileri yıldızını arıyor, biz evleniyoruz tükendiğinde- türkiye'de de uygulanır sanırım. bu da reality blog: the big blog show, oy.
download'dan hallenen televizyon gerçekliğime geçiyorum. curb your enthusiasm'i izlemeye başladım. seinfeld'in yapımcısı larry david çekmiş, oynamış. hbo'da hala devam ediyor. el kamerasıyla çekilmiş ve katı bir senaryo yokmuş, oyuncular çekim sırasında emprovize konuşuyorlarmış. daha alışamadım, ikinci bölümünü beğendim ama, bir de müziğini beğendim dizinin - soundtrack mi demeliydim?-, yazabilsem notaları parmaklarımla hatta, böyle tedirgin neşeli anlarda fonda çalan, tıngır mıngır woody allenımsı bir müzik.
bir de kanald alias'ı yayınlamaya başladı. la femme nikita ve onun abd cover'ı point of no return'ü (kod adı nina diye de bilinir) hatırlattı bana, ama ikinci bölümünü kaçırdım. izlerken senaryoda bi sürü boşluk yakalamıştım, mesela kız çin'e gidiyor, u şeklindeki aleti almak için, fabrikayı patlatıyor, saçı başı dağılıyor, gözü morarıyor ama mission accomplished abd'ye dönüyor, aradaki 12 küsür saatlik uçak yolculuğu hiç olmamış gibi hala aynı yaralar, tazecik kan falan var suratında. saçma gelmişti, neyse. yani hata veya senaryoda boşluk yakalayınca çok perişan olmaya da gerek yok, gerçek değil bunlar, hepsi 50 dakika geçirmelik, farkındayız.
bu arada 24'ün 3. sezonundan bir tat alamadım henüz, 2. sezonun tümünü aralıksız izlediğimden çok havaya girmiştim. birazdan izleyeceğim 13. bölüm çok müthişmiş diyorlar, ama artık hiçbi entrika kesmiyor, her şey kabulümüz. her ne kadar gerçek zamanlı olma özelliğiyle zaman-imajı örneği gibi yapsa da tam bir hareket-imaj dizisi 24.
bir de six feet under 'ın 4. sezon çekimlerine başlanmış. şu sıralar yine ölüm radarlarım alarm verdiğinden bir iki doz six feet under izleyerek kendimi yatıştırmaya ihtiyacım var. japonların da ölüm korkusunu yenmek için her gün bir tabuta girip o anı 5-10 dakika yaşadıklarını okumuştum bir yerde, ya da biri söylemişti... hatta böyle bir tabut otel mi ne varmış, parasını verip tabutuna giriyormuşsun. çek cumhuriyeti'ndeki tamamen insan kemiklerinden yapılmış kiliseyi de illa ki görülecek yerler listesine yazmak lazım.
sopranos'un beşinci sezonu da mart'ın ilk haftasında başlıyor. demin de bir istanbul masalı vardı, o ne derin karakterler, masalımsı replikler öyle. bu mu şimdi yılın en başarılı dizisi dedikleri şey? sopranos'u her izlediğimde olduğu gibi sen nasıl yazdın bunu ya diye uçurup götürecek, karakterle özdeşleşmede ahlaki değerler sorunu makaleleri yazdırtacak, üzerine kafa patlatılacak bir dizi niye yapılmaz ki? niye seinfeld and philosophy, sopranos and philosophy ve hatta simpsons and philosophy gibi kitap dizisi açtıracak tv dizileri varken bizim de bir asmalı konak ve felsefe: ağa yanaşmaları dayanışmasının ontolojik yansımaları gibi bir kitap yayınlatacak bir dizimiz olmasın ki? (çok güzel senaryo yazdığını iddia eden gıdılı teyzeye soruyorum-hani sezen aksu'nun kankası olan) gibisinden duyarlı-sorumluluk sahibi fosmodern bir yorumla kapatıyorum.
televizyon yorumculuğunda şenay düdek havası yakaladım sanki. demin cnn-türk'te 4 baskı yapan sosyete hikayeleri kitabını tanıtıyordu. bu blogu da woody allen'ın deconstructing harry'sinde flu kalan ve robin williams'ın canlandırdığı mel karakterine ithaf ediyorum.
film-makers on film
1.02.2004, 01:34
telegraph gazetesinin sitesinde (okuyabilmek için ücretsiz kayıt olmak gerekmekte) ünlü yönetmenlerin en sevdikleri filmler üzerinde konuştukları bir dosya var: film-makers on film. atom egoyan vertigo'yu seçmiş, tom tykwer blue velvet'i, dennis hopper wings of desire'ı ve -maalesef- bilmediğim daha birçok film, kimilerini tanıdığım yönetmenler tarafından sohbet formatında incelenmiş. güzel dosya olmuş.

