rec
7.09.2006, 19:18
zizek'in adieu derrida'da yaptığı konuşmanın ses kayıtları...
blog karnavalları
7.05.2006, 00:56
blog karnavallarından haber(imiz) olmalı. adı pek üstünde olmayan, ha bu nasıl karnaval dedirtebilecek gayet net girişimler olan bu karnavallarda, belirli bir tema üzerine yazılmış ilgi çekici, kaçırılmaması gereken blog yazıları, yine o temaya takık ve ilgili blogları aksatmadan takip eden kişiler tarafından bir yazıda toplanıyor, linkleniyor, rapor olarak sunuluyor. rapor diyorsam, takır tukur rapor değil elbet, karnavallığın şanına yakışır bir stil tutturarak, kâh bir pazar eki köşe yazısı laytlığında, kâh bir 'okusun, zihni açılsın, medeti bilen buldursun' pişmişliğinde sunulan carny yazılarla ne yapıyoruz, rastgele linkleri tıkla tıkla sıdken ve adlen sıyıracağımıza, hazıra konuyoruz.
feministlerin karnavalı olmasa göreceğim yoktu belki de, oradan başlayarak felsefe karnavalına, tarihçilerin karnavalına, bilenlerin karnavalına, ulaşmayı düşündüm, bookmarklamakla yetindim. işte konuyla ilgili her şeyin özetlendiği bir sayfa ve de işte mevcut blog karnavalları dizini.
kontrpastiş
8.02.2006, 01:35
politik durumlar, sosyolojik olgular, hassasiyetler ve patlayan kitleler hakkında illâ ahkâm kesmek gerekmiyor, zaten şu bağlama şak diye oturacak terimleri hatırlayamayacak, hatırlasam bile şöyle layıkıyla kullanamayacak durumdayım ("politik durum" ne, bir konjonktür diyemedin mi orada?). artık bütün karmaşalar, patlamalar, ayaklanmalar birbirine benziyor, şablon çoktan belirlenmiş, iki ekle, üç eksilt, hep aynı hikâye. biz ezikçi çoğunluğa oturup izlemek, yorumları okumak, karikatürlere bakmak ve gelmeyecek sonu beklemek kalıyor. bu da geçer, üç ekle, beş eksilt, havamızı bulalım.
"birileri düğmeye bastı," demeyi görev edinmiş insanlar var, nasıl heyecanlılar birileri düğmeye bastığı ve onlar da bunu fark ettiği için. o birileri duruma göre ya x'tir, ya y, çıkarılır, mevcut koşullarla uyumlu aksesuarlarla allanır pullanır, önümüze sürülür. ne zaman tarih biz denen birliğin aleyhine yazılsa, yazılayazsa, guguklu saat guguğu misali kafasını çıkartıp, "birileri düğmeye bastı" (repeat x3), "gizli güçler iş başında," (repeat x2) diye öter, kovuklarına çekilirler. yoksa, zaman ilerlemez, piyasa başka türlü dönmez.
adamın biri (bulup yapıştıracağım linkini birazdan) komplo teorileriyle ilgili oldukça yerinde bir tespitte bulunarak, bu komplo teorilerindeki gizli güçlerin lacan'ın küçük a'sına tekabül ettiğini, biz eksik süjeleri ardından deli dana gibi koşturduğunu ama hep hedefi şaşırttığını, matruşka bebekler misali her komplo teorisinin içinden bir başka komplo teorisi, her gizli gücün ardından bir başka gizli güç çıkmazsa sıkıntıdan ölüp gideceğimizi, e sıkıntıdan ölüp gitmek şanımıza yakışmayacağından, o başka komplo teorisi orada değilse bile bizim bir tane üreteceğimizi yazmıştı. ne has adamdı, mevzu büyük Other'dı, hadığz değildi, e bu bağlantıya daha önce de birçok yerde değinilmişti. olsun, zevkli işler bunlar ya, diye okumuştum, yazmak aklımın ucundan bile geçmemişti ama madem buradayım, bu da ilgili link olsun. linksiz olmaz, tadı çıkmaz. o zaman, teşbihte hata olmaz ama temsilde olur diyerek, eeen eski hikâyeye, hikâyelerin asına kafadan link atalım. tanrının sureti olarak tasarlanan adem ve havva, bir günah işleyip cennetten kovulunca, kutsal benzerliğe/aynılığa gölge düşürdüler, ilk günahın lekesini taşıyan defolu modeller oldular. o nedenle, onlar ve devamında bizler tanrının esasını yansıtmamız gerekirken, lekelerimizle birer karikatüre dönüştük. cennetin dışında, bu hayatta o ideale tekrar ulaşıp ulaşmayacağımız test ediliyor şimdi. rahatladık mı? hepimiz karikatürüz desem, huşu içinde birleşir miyiz? /anekdot stop. bence rahatlamayalım, bu hikâyenin altından girip, içinde kalarak etrafı bir kolaçan edelim, üstünden de çıkarız evelallah. bir ara, gizli güçlerin, çarpıtılmış öteki temsillerinin bir türlü ortaya çıkamadığı dizilerimi izleyip, bitirip, rahatladıktan sonra, belki.
men of science/men of faith
21.09.2005, 01:58

kent hovind adında bir yaratılışçı, tee 2002'de evrim teorisinin doğruluğunu ispatlayacak birine 250.000 $ dolar vereceğini ilan etmiş, - ki zaten o andan itibaren, "dr. dino" mahlasıyla cilalanmış olan itibarı yerle bir olmuştur- bolca da tiye alınmış. yaratılışçılığın günümüze uyarlanmış versiyonu "akıllı tasarım" son dönemde kansas'tan gelen rüzgarla tavan yapmışken, en az akıllı tasarım kadar geçerli olan pastafarianism ya da flying spaghetti monsterism kilisesi mensupları tarafından madara edilmiş ve edilmekte.
FSM'ciler ya da uçan spagetti canavarı kilisesi mensupları adına kansas eyaleti eğitim kuruluna gönderilen, "madem ki, her alternatif teoriye müfredatta yer vermek gerektiği savıyla, bilim karşıtlığını okullara sızdırmak, anti rasyonalizmi dipten yedirmek istiyorsunuz, bizim teorimize de müfredatta yer vermek zorundasınız" temalı mektubun da yer aldığı sitede, kurul üyelerinden gelen cevaplar da var.
boing boing, kottke ve bonner da zincirleme olarak, pastafarianism ya da flying spaghetti monsterism adına İsa'nın FSM'in oğlu olmadığını ispatlayacak ilk kişiye 250.000 $ ödül vaad etmiş mi? etmiş. komikmiş.
kafadan ırak
11.08.2005, 01:14
bu, bush'un çiftliğinin kapısında, ırak savaşında ölen oğlunun hesabını sormak ve daha fazla insanın ölmemesi için amerikan ordusunun ırak'tan çekilmesi gerektiğini bush'un yüzüne söylemek için bekleyen anne cindy sheenan, bu cindy sheenan'ı oğlunun erdiği şanlı şehit mertebesine gölge düşürmekle suçlayan, ırkçı, misojen tanımlarla süslediği ve "cennette amerikan askerleri ortamı" tasviriyle altın vuruşu yaptığı "metaforsever örnek vatandaşın eline kalem verirsen dilin yanar" temalı kompozisyon yarışmasında birincilik ödülünü almaya layık yazısının kenarından "etki alanı geniş bir insanım, ful konsantre bakarsam yerler" konseptli ve altaylı'nın sabah imajı için çektirttiği iris yakan fotoğrafını andıran fotoğrafıyla kalplere ürkü salan, günlük erkek haberci bob, bu önce saddam'dan sonra da ırak savaşından çeken ıraklıların tek kurtuluşunun amerikan güçlerinin kazanması olduğunu iddia eden yazıya dair tartışma, bunlar da ıraklı kadınlarla dayanışma ayağına ırak'a 36 adet vibratör gönderen playtime çalışanları.
sevgili internet
29.07.2005, 00:55
bir internet nostaljisidir gidiyor. sebep internetin gayrı resmi doğuşu sayılan 1995'in (netscape'in ortaya çıkış yılı) üzerinden 10 yıl geçmiş olması. dile kolay, koca bir dekaeyd. bu on yılın muhasebesini yapmaya başlayan tabii ki wired. ağustos sayısı için ayrıntılı bir rapor hazırlanmış: ten years that changed the world.
internet, temelindeki hyperlinked pages konseptinin on yıl içinde evrile evrile, "the" world vs. "my" world çarpışmasına dönüşmesi sonucunda "the internets" oldu, dünyayı değiştiren adam g. bush'un deyimiyle. joi ito internet ve internetler üzerine mühim bir yazı yazmış, ona da internetlerin bir alt kümesi olan "türk interneti" örneği üzerinden bir değinmek lazım.
dünyayı değiştiren on yılda olan bitenlere dönersek, wired'ın raporundan başka, cnet'in top 10 web fads seçkisi de güzel. ama en güzeli, kottke'nin the olden days'i. 26 temmuz'da zamanında webi uzun süre meşgul etmiş (web zamanıyla maksimum bir hafta) meme'leri hepsini ilk defa görüyormuşçasına linklemiş. 27'sinde "web nostalgia is sooo yesterday" diyebilmek için belki de.
dubelite
30.03.2005, 02:46
Bansky rumuzlu ingiliz sanatçı (street artist diye de ekleyelim) amerika'nın bellibaşlı sanat müzelerine takma sakal ve pardesü kamuflajıyla sızarak (heyecanlı olsun diye sızmış olsun, yoksa elini kolunu sallayarak girmiş tabii) duvarlarda sergilenen büyük sanat eserlerinin yanına/arasına kendi eserlerini asmış, imzası ve açıklamasıyla birlikte. Bansky iş üstündeyken çekilen fotoğraflar ve eserler şurada. Metropolitan'daki eseri birkaç saat içinde indirilmiş, MaMo'daki üç gün sonra, diğer iki müzedeki eserler ise kaynak blog yazılırken hala yerindeymiş. Bu delilik, saçmalık veya komiklik değil nazarımda; sokağa ve şehrin kutsal mekanlarına sızma, sorgulama ve sahiplenme girişimi. enstalasyonun önemini belirleyen araya sızdırılan eserlerin değeri değil, aksiyonun içeriği. (kaynak kottke, başlık işkembe)
lost in disaffection
19.02.2005, 03:08
şurada japonya'da 60'lı yıllarda yayınlanmış bir gençler için cinsel eğitim kitapçığından sayfalar var. japonya'da yaşayan bir amerikalı tokyo damage report diye bir site yapıvermiş, bunu bulmuş oraya koymuş. william gibson da kendi weblogunda link vermiş. satır yapsın, zengin görünsün diye sıralıyorum; yoksa hey gidinin internetin yolları taştan falan diyesim yok, açıklayasım yok, gülesim nerede, ne bileyim. bir ara buna benzer bir kafalama broşürü görmüştüm scientology kilisesinin 70'li yıllarda bastırdığı, kimi resimlerine çok gülmüştüm; sarışın gıcır insanlar zemini ve arkaplanı trumanvari kurgulanmış bir sweet home ortamında sözüm ona huzur ve mutluluktan boğum boğum boğulurken eblehçe sırıtıyorlardı; şimdi o resimlere gülüşümü anlayamıyorum, bu naif ve cinselliği kurgulayışta eklektik (foto-romans, elişi sanatları, aletli - lego manken- vb. tekniklerle harmanlanmış) bir yaklaşımın benimsendiği kataloğu niçin komik bulamadığımı anlayamadığım gibi.
43 things
4.01.2005, 17:51
yeni yıl dilekleri (hem verileni hem alınanı) tırışkadandır, ocak ayının sonuna bile gelemeden pörsümeye yüz tutar, sonra da leşi kaldırılmadan söner gider. yeni yılda dilek tutmak zamanın oyununa boyun eğmek, bu ay şunu, şu ay bunu yapacağım, bir sene dolmadan istediğim gibi bir insan olacağım (ya sonra ne olacaksın?) hep ileri hep ileri güzel günlere varacağım temennileriyle şişip şişip senenin ortasında gazını bırakıvermeye ve yakın çevreni yapamamış olmanın gazabıyla boğmaya kadar gider. (niye bu kadar doluysam).
en temizi zamanı lineer algılamadan, sürenin tadını çıkara çıkara başarmak ve olmak istediğini başarabileceğine inanmaktır. hayat zaten öyle ya da böyle geçiyor, önemli olan kaliteli yaşamak (buraya ellerimi önümde birleştirip objektifi yandan kestiğim ukala bir pozum gelecek). peki ya nasıl başaracağız? küçük adımlarla başlayacak, ama önce o adımları not edeceğiz. bakın aynı şeyleri gerçekleştirmek isteyen binlerce insan var, 43 şeyciler, dileklerimizi kesiştirip bir nebze de olsa motive olacak, enerji alacağız.
jenere etiketler: sosyal ağların cazibesi, aidiyet, biriciklik, sıradanlık
google suggest
11.12.2004, 02:30
google suggest beta, oyun faslındayken ilgilendiğim sonuçlar değil, saatlerce oynayabilirim. dilimin/elimin ucundakine şıp diye yüzlerce öneri getirip, hedefi devamlı şaşırtıyor, birinde karar kılarsam olabileceklerin muhasebesini yaptırtıyor, karar kılmadıklarımda aklım kalıyor, bi girdi mi çıkılmaz burdan, elime örgümü alıp uzaklaşıyorum.
şefkat eli
28.11.2004, 22:45
![]()
çocuk sağlığı derneği'nin şefkat eli programı (öyle yeni bir girişim de değil, 34 senedir devam eden bir program) maddi durumu iyi olmayan ailelerin çocuklarının eğitimine katkıda bulunmak isteyen görece varlıklı insanlar arıyor. burada varlıklı'yı karşılamak için ayda cüzi (örneğin 50 milyon T.L.) bir miktar bağışta bulunmak yeterli oluyor. destekleyici kişilere okutulan çocuğun ailesinin durumu, bağışladığınız miktarın ne kadarının hangi ihtiyaçları gidermek için harcandığı, çocuğun derslerinin durumu vb. konularda ayrıntılı bilgi içeren bir rapor gönderiliyor. "hadi, hadiii" gibisinden motive edici ekstra bir şeyler yazmama gerek yoktur sanırım.
soldan say
17.11.2004, 02:11
evet efendim, kış geldi, sonra gitti, sonra yine geldi, bush kaldı, herkes üzgündü, üzgün olsak ne olacaktı ki, yaşayıp gittik işte. gidene ve kalamayana üzüldük hem, ben buralara kişisel bi şey yazmam deyişime üzüldüm; sen kimsin ki, nedir misyonun kişisel bir şey yazmıyorsun, daha demin senelik domain uzatma parası verdin, kitlen kim ırak savaşı işkence skandalı fotoğraflarını arayan kimi ısrarcılardan (arkadaşım lütfen maltoz yorumlarınızı başka yerde yapıp başka yerde örgütlenin) ve bir iki arkadaştan ve meraklıdan başka diye üzüldüm. ama kişisel bir şey olmayınca da yazası gelmiyor di mi insanın, var bir yerlere gitmesi gereken bir mesaj, kimi deşifreciler ve analiz ediciler ve hatta bedhahlar. olacaklar. bir şehirle, bir işle, düşünceyle derdi olamayanlar. benlik benlik benlik yollarında sana ulaşanlar. yayıp yatanlar, tek bir tuş vuruşu olmasa da adını orada görünce rahatlayanlar. nickler, karmaşalar, bir olayın binbir versiyonu ve güvenememeler. akıp giden bytelar, gece yarısı arkanı dönüp gitmeye zorlayanlar, akıp gidenler. saklayanlar, saklatanlar. kimde ne kadar çok iz bırakırsa o kadar kendi olanlar. bi sus. bunların hepsi sensin. parasıyla değil mi? daha demin verdik. parasıyla olamayan, oldurulamayanlara üzülüyoruz şimdi, o da biraz kafkaesk yapsın bizi hadi, saymaya başla.
thinking global, blogging local
28.09.2004, 01:07
istanbul metroblog bugün resmen açıldı. pek değerli yazar kadrosu ve de eşsiz yorumlarıyla siz sevenleriyle buluşmaya hazır. pek mesuduz.
yazılar hakkında yorumlar siteye, genel olarak düşünceleriniz için de foruma buyrun.
sen, ben, o, vs.
27.09.2004, 22:22
Adamın biri (ki kendisi "adamın biri"nden daha fazlasını hakeder herhalde, bir iki bi şey icat etmişliği var; örneğin, taşıtların altını aydınlatan neon ışık) mahkemeye adını "They" olarak değiştirmek için başvurmuş. Soyadı yok, sadece They. Çünkü kendisi şu anonim They'lere atfedilen tüm eylemlerin sorumluluğunu üstlenmek istiyormuş. Mahkeme de kabul etmiş. Artık onun adı sadece They. hufff.
onca gösteren, gösterilen, dilin keyfi yapısı vs. önermelerinin tam ortasına kendini kazık gibi çakan bu arkadaşı dengesizlik konusunda ancak ölen kocasının küllerini memelerine zerk ettiren şu kadın alt edebilir, belki.
so long, leonard
21.09.2004, 18:22
sağolsun, bugün 70 yaşına giriyormuş leonard cohen. kendisi hakkında her bir şey şurada, the guardian'ın selamı da burada.
oldu bitti
15.08.2004, 18:01
metroblogging entry'sinde bahsettiğim konu hiç beklenmeyecek şekilde hayata geçti, plasticwings müdürleriyle başbaşa verip olanbiten.org'u oluşturduk. design plush'dan, konsept oturtma için kafa patlatma hepimizden. çok da hayırlı oldu umarız.
site hakkında ayrıntılı bilgiyi nedir? yazısında verdik, oraya bakın. türk weblog alemi adına kendisinden çok umutluyum, gözünüz üzerimizde olsun.
henri cartier-bresson
6.08.2004, 02:01
tatil tortusu
4.08.2004, 13:43
kısa fakat dinlendirici bir gümüşlük tatili yaptık. insan deniz kenarında aynı amaçla orada bulunan insanların yanında gazeteleri daha umursamaz okuyor; en büyük derdin öğlene ne yesem ne içsem, şimdi güneşin altında sağa mı yoksa sola mı dönsem, tuvalete denize girmeden önce mi çıkınca mı gitsem gibi önemsiz konular oluyor haliyle. ve o önemsiz addettiğimiz soruların verdiği rahatlıkla gün geçirirken çok daha berrak düşünüp, şu şehirde haftalarca seni bunaltan soruların cevaplarını şıp diye buluveriyorsun, dönüş yoluna girdiğin an tekrar kaybetmek üzere.
tatil medyasının önlenemez yükselişiyle atağa geçen tatilde to-do listeleriyle dolu gazetelerin tek işlevi -elleri ve bedeni kapkara boyamaktan başka- rulo haline getirilince şezlongda biriken kumları bir vuruşta temizleyebilmeleri. medyamızın en tatil bilir yazarı nur çintay a.'nın olduğu sayfayı dışa getirip vurun, daha bir rahatlatıcı oluyor. kendisi tatil kitaplarıyla ilgili bir karalamasında kapağı ıslanmaya ve kumlanmaya karşı dayanıklı kitapları tavsiye etmişti. ve sanırım hala, tamer karadağlı yazılarından vakit kalınca, bu tür tavsiyeler vermeye devam ediyor, eksik olmasın.
durdukları her noktaya pet şişe, naylon torba, kola kutusu tüküren tatil lamalarına sevgilerle bu aaaa yazıma sosyal mesaj katarak tamamlıyorum.
women in refrigerators
20.07.2004, 13:42
women in refrigerators çizgi romanlardaki kadın kahramanların kaderini araştırmayı kendine görev edinmiş kişilerin web sayfası. kadın kahramanları ve meşum sonlarını listelemişler. çizgi roman yazarlarına da bir mektup yazarak durumdan haberdar etmişler ve gelen cevapları yayınlamışlar. temmuz rehavetine birebir.
metroblogging
7.07.2004, 03:09
metroda giderken weblogculuk oynamak veya metrolarla ilgili bir weblog hazırlamak değil, içinde yaşadığın metropolle ilgili bir weblog oluşturmak. fikir metroblogging'den, katılan şehirler, londra, chicago, nyc, san francisco ve de viyana.
yanımıza kâr kalsın: bir bölgenin veya ülkenin en önemli şehri anlamına gelen metropolün, meter (yunanca anne)+polis (yunanca şehir)'den geldiğini, denizaşırı kolonilerin bağlı olduğu ana şehirler için kullanıldığını, tam anlamıyla merkezde olmadığı halde uzaktan merkez görevi gören şehir anlamındaki terimin ancak 1867'den sonra merkezlerini birleştirmek üzere şehrin altında kurulmuş ulaşım sistemine sahip şehirler için kullanılmaya başlandığını öğrenelim. son cümle karışık oldu, öğrenemeyebiliriz de.
lütfen 5 duraklı meşhur metromuzdan ve onlarca merkezden laf açıp konuyu dağıtmayalım, metropolden megapole koşan istanbul'dan bir metblogging'e çok mevzu çıkar.
naropa beat arşivi
16.06.2004, 14:31
sevgili archive (bittâne) bu sefer de naropa collection'ı sunar. bu koleksiyon naropa üniversitesi'nde verilen derslerin ses kayıtlarından oluşuyor.
önce naropa üniversitesi'nden bahsedelim. colorado, boulder'daki bu üniversite adını 11. yüzyılda yaşamış bir budist olan naropa'dan alıyor. naropa hindistan'daki nalanda üniversitesi'nin başrahibiymiş ve naropa üniversitesi de nalanda üniversitesi model alınarak kurulmuş. üniversitenin batılı tabir ettiğimiz disiplinlerin meditatif ve budist öğretiyle harmanlandığı bir eğitim politikası var.
işbu üniversitede alan ginsberg ve anne waldman 1974 yılında "jack kerouac school of disembodied poetics" kuruyorlar. koleksiyonda william burroughs'un, ginsberg'in ve waldman'ın verdiği derslerin ses kayıtları bulunuyor. öyle böyle değil, şu an tam 147 dersin ses kaydı mevcut. içerik hakkında sözü creative commons weblog'a bırakıyor, upbeat dinlemeler diliyorum.
otium
15.06.2004, 18:01
bakınız, ben de hafif'te gördüm. yeryüzü kültürü sitesi otium. 40 karat, iç açıcı.
retro future
8.06.2004, 01:27
2000'li yıllarda her şey acaip değişecekti, uçan arabalarla seyahati bırak, istediğimiz an istediğimiz yere ışınlanacaktık (beni onca vaadin arasında en çok heyecanlandıran buydu, bir de her işimi gören robotlar ve görünmezlik vaadi - ee gizil röntgenciliğimin gözetlenme paranoyasına henüz dönüşmediği yıllar) 2000'de kaç yaşında (ve kaç çocuklu) olacağımı illa ki hesaplarken, bunların hiçbirinin olmayacağına ihtimal verdim mi? vermedim. 3000'li yıllarda çok bir şey değişmiş olacak mı? ne biliym. futuristik öngörülerden heyecanlanmaya devam edecek miyiz? bittabi.
retrofuture 2000'li yıllara dair bu tür öngörüleri ve niye gerçekleşmediklerini incelemeyi görev edinmiş bir site. 2000 fantazisi, kıyamet gününün gelemez oluşu, hapla beslenmenin olası olduğu halde hayata geçirilmemesinin nedeni vb. konuları inceliyorlar, her ay da yeni bir rapor sunmaya gayret ediyorlar. acaip okumalar tarlası bir site, ben bir not düşeyim de, uyuklamazken ayrıntılı bakmak niyetindeyim.
her güne bi vinci
4.06.2004, 23:05
interconnected sahibi matt webb, british library'nin turning the pages projesi kapsamında dijitize ettiği, project gutenberg'in de yayınladığı leonardo da vinci notlarını (toplam 1565 sayfa) bir oturuşta okuyamayacağı için, her güne bir vinci olarak kaynaklamış. bir rss reader'la kayıt olup her gün bir sayfa okuma şansı işte. (bloglines'da sol frame'de sub kutusuna da vinci sayfasında verilen rss linkini yapıştırarak oluyor)
kaba hesapla 4 yılda bitiyor. ilk sayfada suyun altındayken nefes almak için icat ettiği aleti anlatıyor leo. british library'ye gidip sayfaları çevirip, çizimlere de bakınca iyice sarmadı desem yalan.
vikipedi oldu mu ya?
31.05.2004, 22:02
wikipedia'da acaip değişiklikler var. öncelikle arayüz tamamen değişmiş, insanın içi açılıyor. her madde için sohbet opsiyonu koymuşlar, bilgi sahibi olunan konuda değişiklik yapmaya yeltenmeden önce, diğer kullanıcılarla sohbet edelim, sorularımızı soralım, imece konseptini tam olarak hayata geçirelim diye. türkçe wikipedia vikipedi henüz çok boş, bir el atalım.
Ek: wikibooks ve wikiversity, daha demin karşılaştık.
zangır zangır kapaklar
30.05.2004, 01:04

tüm zamanların en kötü albüm kapaklarından biri, turntable slave dave; diğerleri için: 1, 2 (kaynak wow)
da vinci şifresi
28.05.2004, 01:29
eco-light olarak da bilinen bestseller da vinci şifresinin en çekici tarafı yüzlerce farklı kaynaktan uzun uzun okuyarak edinilecek ilginç ayrıntıları sıkıştırılmış biçimde sunması. dan brown'un asıl amacı da bu olmalı ki, vereceği tüm bilgileri verdikten sonra, tamam buraya kadarı bunu bestseller yapar diyerek olayı zank diye bitiriyor. kitabı zeki bir yazarın bizi labirentlerde sürüklediği hissiyle değil, senelerce yaptığı araştırmaları bir gerilim kurgusuna oturtan bir araştırmacının çevir, sayfayı daha çabuk çevir fısıltıları eşliğinde okuyoruz. ama yine de gece gündüz demeden iki günde ağzım açık okumadım mı? okudum. simgebilim lafına takıldım, göstergebilime olan hevesim kabardı, artchive'da da vinci tablolarına baktım, bir de eyes wide shut'ı tekrar izlemeli dedim. kaynak aradım (kitapta anlatılanlar hakkında hiçbir kaynak yok), kilise ve katolikler bu kitapta anlatılanlara nasıl tepki göstermiştir acaba diye merak ettim. cevap tabii ki internette:
kitabın filminin de çekileceği açıklanınca telaşlananlar harıl harıl çalışıp kontratağa geçmişler. kitaba cevap veren 10 kitap yazılmış. bookslut'ın listesinden referansla, cracking da vinci's code ve benzerleri (bu kitaplar related bölümünde gösteriliyor) arasında işe yararı martin lunn adında bir tarih profesörünün yazdığı da vinci code decoded gibi görünüyor. martin lunn kitapta da vinci şifresinde anlatılanların anlatılmayan kısımlarını yazmış, boşlukları doldurmuş.
da vinci şifresinin başındaki "bu romanda bahsi geçen tüm sanat eserleri, mimari yapılar, belgeler ve gizli ayinler gerçektir" ibaresine rağmen, söz konusu eserin kurmaca yazın olduğunu ve bu gerçeklerin olay örgüsü içine serpiştirilmek adına modifiye edildiğini ya da diğer bazı önemli gerçeklerin es geçildiğini, böyle olmak zorunda olduğunu hatırlarsak, hristiyanlık tarihi ve komplo teorileri üzerine ahkam kesip, aşırı yoruma girişmeden önce bu tür kaynakları okumakta fayda var.
phil. action figures
26.05.2004, 01:43
philosophical action figures. adam oturmuş, uğraşmış, ünlü felsefecilerin action figürlerini yapmış; zayıflıkları, süper güçleri, takma adları.
killer kant-the categorical imperator- with copernican revolution action.
resimler falan, komik yani. komik komiiiğk.
patlat ordan bi yazı
25.05.2004, 21:36
memefirst'de de bahsedildiği gibi, ıraklı esirlere yapılan işkencelerin ortaya çıkması gibi büyük olaylarda dergiler ve gazeteler düşün insanı olarak bilinen kişilerden bir iki yazı döşemesini rica ederler hemen. işte tanıdık isimlerin olayla ilgili yorumları:
susan sontag
naomi wolf
bu da benden: slavoj zizek (son paragrafta yine kendini tutamayıp lacan'dan bahsetmiş)
ilk iki kaynağın verildiği blogda da dendiği gibi üstteki yazılarda pek yeni bir şey yok, yer yer sıkıcı hatta. bu insanların (düşünler klanının popüler mensupları) sadece para kazanmak için tek elleriyle yazdıkları makalelerden sonra şöyle bir bağlantı kurma girişiminin samimiyeti içimi ferahlatıyor: abu ghraib and the avantgarde
anksiyete mantarı
24.05.2004, 02:39
kaç aydır, haftadır, gündür bitmek bilmez bir yapılması gerekenler listesinin bir kenarda boynu bükük durmasından dolayı vicdan azabı çekmeler, sabaha karşı oturup iş yapmalar, yorgunluktan gözlerim kayarken yarın nelerden feragat edersem kaç dakika kazanırım, o dakikalarda neyi başarırım hesaplamaları yaparken sızıp gitmeler, sabah uyanınca hadi aynı döngü sil baştan, gece eeeh yetti be derken bir kahve içip kendine gel, devam et, deadline'ı ileri at, geri çek, anksiyete paratoneri olmuşum. sonra bu sabah hatırladım tembellik hakkımı, serdim bir güzel hiç endişe etmeden. yaz gelmiş, daha yeni yeni kiraz yiyoruz.
endişe etmeden ve sorumlulukların ağırlığı altında ezilmeden, sadece kendim istediğim için yaparsam yaparım. anksiyeteleri bir kenara bırakıp biraz sakinleşiyorum, gir oku, rahatla, sal. sabah yazı, gece site, bir de bu, ooh algıda tertemiz seçicilik. sağolasın
mt 3.0
17.05.2004, 04:44
movable type'ın 3.0 beta sürümüyle beraber yeni fiyat politikası açıklanınca (tek yazar, 3 weblog şimdiye kadar olduğu gibi bedava; yazar ve weblog sayısında artış olursa 700$'a kadar fırlayan lisans ücreti söz konusu) şimdilik tek weblogu bile zor idare ettiğimden bi fena olmadım ama, 3'den fazla weblog ve daha fazla yazar istesem oturup uğraşamam korkusuyla alternatiflere bakmaya başladım.
mt 3.0'de değişen fiyat politikasından ve tam typekey entegrasyonundan başka bir numara yokmuş. son üç gündür bilumum yerde movable type ekibine tepki gösteren weblogculara (mt'nin yeni sürümünün ve fiyat politikasının duyurulduğu yazı 600'e yakın trackback almış) alternatif olarak mt'den wordpress'e geçiş rehberleri yazılmaya başlandı. pmachine diye bir cms kontratağa geçti, blogger'ın zaten yeni bir versiyonu geçen hafta çıktı.
kullanıcı tartışmaları: metafilter, slashdot. many2many'de de bu olanlar için weblog tarihinin en önemli gelişmelerinden biri denmiş.
cinselliğin işkencesi
13.05.2004, 01:40
ırak'taki işgalci kuvvet askerlerinin ırak halkıyla el bebek gül bebek geçinip gitmediği zeten malumdu ve savaş durumunda olup bitenin haber bültenlerinde birkaç saniye gördüğümüz patlamalardan ibaret olmadığını da biliyorduk. patlayan binalarda insanlar vardı, mahzenlerde saklananlar, ölenlere ağlayanlar ve yakalanmamak için uğraşanlar. başımıza gelmedikçe asla bilemezdik, her şey kelimelerden, görüntü karelerinden ve olan biten hakkında muğlak bir fikirden ibaret olurdu. bu bir oyun değil. zaten işgalin ilk günlerinde kitlelerin verdiği tepki de durulmuşken unutup gitmiştik ki, birdenbire ortaya işkence fotoğrafları çıktı.
sabah kahvaltısı sırasında gazetenin ön sayfasında kafasına siyah poşet geçirilmiş bir bedenin üzerine işenirken, başka kafasız bedenlerin üstüne istiflendiği sanal bir porno enstalasyonunun parçası olarak kullanılırken, boynuna ip geçirilip yerlerde sürüklenirken çekilmiş fotoğraflarını görmek midemizi kaldırdı, allah düşürmesin dedirtti, içimizi hınçla doldurdu, kaçıp masanın altına saklandık. şimdi savaşı, işgali tekrar hatırladık. ve işkenceyi. dünyada her 30 saniyede bir 6 bebek doğuyor, bilmemkaç kişi sigaradan ölüyor, sen bu kelimeyi okurken yüzlerce kişinin cinsel organına yabancı madde sokuluyor, binlerce çocuk ağlıyor... sosyal farkındalığımı arttırmak için arada bir sunulan raporların özetleri. farkındalığıma bu işkence fotoğraflarını da ekleyelim. sadece ırak'ta değil dünya üzerindeki binlerce hapishanede mahkumlara cinsel kimlik üzerinde oynamak ve bedensel acı vermek yoluyla işkence yapılıyor. bu fotoğrafların ortaya çıkmasından sonra takibi zorlaştıran sıklıkta çıkan haber ve yorumlarda amerika'nın çoğu hapishanesinde mahkumların başına kadın donu geçirip dolaştırmaktan grup sekse zorlamaya kadar bilumum işkence yapıldığı yazıldı. yani çoğu kişinin iddia ettiği gibi bu mahkumlara yapılanların cinsellik üzerinden işlemesinin yegane nedeni ırak'lıların bu konularda çok hassas olmaları ve özellikle bu tür bir zorlama karşısında dillerinin çözüleceği değil.
amerikalı askerlerin esirleri kötü bir porno filminin aktörleri olarak kurgulama yoluyla aşağılarken objektife gururla veya eğlenerek verdikleri pozlar karanlık köşelerimizde uğuldayıp duran karabasanlardan kareler, ki onların çok benzerleri her gün amatör hevesliler tarafından ev yapımı porno olarak piyasaya sürülüyor. disipline etmenin de, cezalandırmanın da cinsellik üzerinden işlediği bu medeniyete aşığız, neler olup bittiği bize hatırlatılmadığı sürece.
(01.01.2005) yora-maya-nlar klanı dolayısıyla yoruma kapatıldı
kadına pozitif ayrımcılık
5.05.2004, 12:22
birkaç gün içinde unutulup gidecek olan yasa değişikliği tasarısı önce radikal'in birkaç günlük sıkı takibiyle, bugün de tasarının mecliste reddiyle manşetten olmasa bile orta sayfalar üzerinden nihayet basında. akp'li 12 kadın milletvekilinden sadece birinin pozitif ayrımcılık ilkesinin anayasa tarafından güvence altına alınmasına destek çıkması ve kadından sorumlu devlet bakanı iktidar neferi akşit'in çekimser kalması, görüşmeler sırasında bir akp'linin bu ilke anayasaya girerse feminist eğilimler artar, erkekler ezilir demesi kadar komik değilse de, bir bravoyu hakediyor.
bu kadar ürktüğümüz, toplumca kaldıramadığımız ayrımcılık lafı girdi mi, bi duracaksın. canım benim, "oradaki pozitif, ayrımcılığa dikkat çekerek negatif olan bir durumu normalleştirene kadar alınması gereken önlemlere dikkat çekmek için var"ı millete anlatmayı bırak, sen daha anlamamışsan neyleyelim. koca koca adamlarla savaşmak kolay mıdır?
hele de feminizm dendi mi dır dır konuşan cazgırlar gibi alakasız bir imgeyle yetinen, bilgi sahibi olmaya tenezzül etmeden edindikleri fikirlerini sular seller gibi ortaya sürerek alkış alanların çoğunlukta olduğu bir ülkede. kelimelerin sosyo-politik tarihçelerinden çok, kamusal alanda aldıkları tepki üzerinden düşünülüp değerlendirildiği bir yerde, eril iktidarın fallik kokulu esprileriyle al gülüm ver gülüm geçiştiriverdiği ayrımcılıkla yaşayıp gitmekten başka ne şansımız var ki? (melodramatik soruyla bitiriş)
ada çayı, nane limon, aslan pençesi
4.05.2004, 19:32
yeğenim kuzey'in anaokulundan kaptığı rota virüsü önce annesine, sonra bana mide bulantılı grip olarak bulaştı. iki gece önce death metal vokalistlerine taş çıkarırcasına kusarak başladığım hastalığın şimdiye kadarki bölümünü yarım saatte bir uyanıp, saat kaç diye sayıkladığım ve tekrar daldığım aralıksız uykuyla geçirdim. her rüya arasında kafamda seda sayan'ın ter-lik-ler polaris, tebrikler polaris diye çığıran sesi yankılandı; bir de bir o yana bir bu yana dönerken sanki içimde başka biri varmış da davudi sesiyle "şş sakin ol, rahatsız etme çocuğu" diye beni dürterek uyanmadan dönmemi emrediyormuş gibi geldi.
o aralarda eğer kanser olunca bu kadar acı çekeceksem en iyisi sigarayı bırakayım diye düşündüm. kanser olunca böyle olacağını nereden çıkardım bilmiyorum ama tam 40 saattir de sigara içmiyorum. 14 senedir kişisel rekorum. bir de hazır yatarken yapılacak yeni şeyler listesi çıkardım, ama şimdi hiçbirini hatırlamıyorum. halbuki ne kadar heyecanlanmıştım...
spesifik webloglar
29.04.2004, 16:46
elbet her weblogun belirli bir konusu yok, içerik weblog sahibinin özel ilgi alanlarından oluşuyor; yine de bir sınıflandırma yapacak olursak, politik bloglar, sanat blogları, film blogları, araştırma ve akademik bloglar, teknolojik bloglar weblog aleminde ağırlıkta.
bir de acayip spesifik konularla ilgili webloglar var ki, haftada bir iki kere şöyle bir bakmak insanın içini ferahlatıyor. örneğin kevin kelly'nin cool tools blogunda her gün bir veya daha fazla alet, kitap, web sayfası cool olmak şartıyla yayınlanıyor, arada mucit olsam bunu icat ederdim dedirten şeyler çıkıyor.
şuradaki ayakkabı weblogu var mesela, günün ayakkabısını çok beğenirsek kendimize veya sahibeye bir tane alıyoruz. benzeri olan shoe project de şurada
yoldan geçerken duyulan şeylerin yazıldığı enteresan blog: in passing
örgü örme meraklılarının haroşa, düz ters tarifleriyle dolup taşan örgü bloglarının listesi şurada, çok ilgilenmiyoruz ama bulunsun.
yemek tarifi bloglarından joy of soup'un ve türkçe blog portakal ağacı'nın resimleri bile yeter.
uçağa binmeden tüm dünyayı gezmeyi kafaya koymuş dört avustralyalının weblogu: four on tour, okuyup iç geçiriyoruz.
iki tane yoga bloguna geçiyoruz: yogablog ve american swami, üç ayda bir yapsak bile iki yoga hareketi kapsak kardır.
cinsel terim ve tanımların tümünü toplamaya and içmiş olanlardan seks ansiklopedisi'nden geri kalmıyor ve de harika site supervert'in weblogu pervscan'i sık sık yoklayarak normalliğimizi tasdikleyip ya şükür diyoruz.
lost in transit
22.04.2004, 01:17
lost in transit anavatanından başka ülkelerde yaşayan insanların yazdığı bir grup weblogu. viyana'da yaşayan bir amerikalı olan mig tarafından kurulmuş. anadile yabancılaşma ve saçmalama, onlarca yıl orada yaşasan da yabancılık çekme ama eve dönmek istememe gibi halleri, başlarına gelen garip, günlük olayları anlatıyorlar sular seller gibi. şahane.
kinja
2.04.2004, 01:43
web ve weblog takibi zor iştir, güncel haberler, ilginç olaylar, virüs gibi yayılan gariplikler, beğendiğimiz insanların yorumları; hepsini takip edicem diye takıldı mı kurtulamazsın. ayrıca sevilen weblogları takip için aç favorites'ı başla tıklamaya, en az 3 saat gider, ömrün çürür.
takipmania'da yardımımıza koşan hafif feeds ve bloglines'dan sonra, 1 nisan itibariyle online olmuş yeni bir weblog habercisinin müjdesi geldi: kinja. weblogları kategorilere ayırmışlar, teknoloji, sinema, yemek, seks, kitap, müzik, medya vb. alanlarındaki en iyi içerikli weblogları kinja editörleri seçmiş; bunların takibi için de bir kinja robot yapmışlar. kategoriler için seçilen webloglardaki her entry'nin içeriği listeleniyor, yani buradaki özetler weblogun rss feed'iyle sınırlı değil. ayrıyetten kayıt olup kendi digestinizi de oluşturabilirsiniz. tavsiye ederim. weblog takibi ve kinja ile ilgili ny times haberi
trapped by undead
25.03.2004, 01:00
interneti yeni saran bir weblog girişimi var. hikayesi şöyle: california'da yaşayan iki tip, roy ve mitch, la'a gidip north of three films diye bir şirket kuracaklar, bir iki projeleri de var. bir blog hazırlıyorlar. bu blogun ilk ve son iki entrysinde yakında kız arkadaşlarıyla king's canyon national park'ta kamp yapacaklarını yazıyorlar. on gün kadar sonra yeni bir blogla karşımızdalar: trapped by undead, need help.
bunlar kamp yaparken zombilerin saldırısına uğramışlar, kız arkadaşlarını kurtaramamışlar, onlar da zombi olmuş ama kendileri en yakındaki binaya sığınmışlar. bu binada telefon yok ama bilgisayar ve internet bağlantısı var. bloglarıyla yardım istiyorlar. olanları anlatıyorlar, işte demin iki zombi geldi, sayıları 200'ü buldu falan diye. bu arada king's canyon'da bir patlama olduğu ve bölgenin halka kapatıldığı gibi bir dedikodu da var; tam hükümet zombi baskınını saklamaya çalışıyor havası hakim. bloga yorum giren bir sürü tip de var. biri size pizza göndereyim diyor, bir başkası sizin için dua grubu oluşturduk diyor; linklerle, yorumlarla falan okuması eğlenceli. bakalım arkasından ne çıkacak.
bu arada night of the living dead'ın telif hakkının süresi bittiği için archive tarafından kullanıma açılmış durumda: buyrun
belle de jour
22.03.2004, 14:42
belle de jour, ingiltere'de yaşayan bir telekızın weblogu. blog sahibi günlük hayatını, müşterilerini, erkek arkadaşını anlatıyor. kitap okumayı seven, anlatımı da iyi birisi ve bir telekızın böyle olması herkesi çok şaşırtıyor, belle de jour en çok okunan ve üzerinde en çok tartışılan webloglardan biri oluyor. hemmen telekızın kimliği hakkında çeşitli polemikler başlatılıyor.
spekülasyonu ilk olarak popbitch başlattı. popbitchçilere göre blog sahibi tanınmış bir ingiliz yazar, örneğin zadie smith veya toby young. daha sonra, edebiyat hafiyesi olan dan foster diye birisi, belle de jour'un yazılarından ve anlatım stilinden yola çıkarak sarah champion adında manchester'lı bir yazardan başkası olamayacağı sonucuna varıyor. times da bunu haber yapıyor. belle de jour'un aslıyla bir kitap anlaşması imzalamış olan faber bunu reddediyor, bunun üzerine bir sürü insan belle benim diye ortaya çıkıyor, bu sefer de independent haber geçiyor. belle, weblogunda belirttiğine göre bir e-mail bombardımanına tutuluyor ama bu kişilerden hiçbiri olmadığını iddia edip, deli misiniz kardeşim diyerek, belle de jour olduğunu itiraf etmek isteyenleri şu adrese yönlendiriyor. bir de çok istiyorsanız şunları alın diyerek üzerinde belle de jour benim yazan tişörtlerin, iç çamaşırların, şapkaların satıldığı dükkana yönlendiriyor.
fahişeler hakkında yazılır, film çekilir ama bu blog birinci elden tanıklık sağlıyor; herhangi bir işi yapan ve anlatımı iyi olan birinin işte yaşadıklarıyla ilgili yazdıklarını okumaktan pek de farklı değil. bir diğer taraftan da edebiyatçıların ve insanların iyi yazan biri asla bir telekız olamaz diye ortalığı ayağa kaldırmaları hem salakça hem de ne kadar elitist.
dünya öykü anlatma günü
20.03.2004, 19:18
bugün dünya öykü anlatma günü. dünyanın muhtelif yerlerinde öyküler anlatılacakmış, listede türkiye yok. öykü anlatmayla ilgili bir de wiki oluşturulmuş.
adı üstünde anlatmak ama, ben de yazılı da olsa shel silverstein'ın the missing piece öyküsünün bir özetini ileteyim:

Evvel zaman içinde pek şirin bir çember varmış. Bu çemberin ağzı üçgen seklinde bir boşluktan, gözü de bu boşluğun üzerindeki bir noktadan ibaretmiş. İşte bu sevimli çemberin en büyük derdi de ağzı yerindeki bu boşlukmuş. Bu boşluk onun tam yuvarlaklığını bozduğundan gönlünce, bir yere takılmadan yuvarlanamıyor, diğer tam çemberler gibi istediği şekilde ilerleyemiyormuş. Bu çember onu bir bütün haline getirecek, ağız boşluğuna tam oturacak olan öteki parçasını arar dururmuş. Ama karşısına çıkan tüm adaylar ya fazla büyük, ya çok küçük, ya tırtıklı ve çapaklı ya da kare şeklinde parçalarmış. Çember, ağzında hep aynı şarkı, okyanuslar aşmış, dağlardan yuvarlanmış, eksik parçasını aramaktan hiç ama hiç vazgeçmemiş:
Eksik parçamı arıyorum
Eksik parçamı arıyorum
Trilalala lay
Eksik parçamı bulamıyorum
Bir gün, tam ağzına göre bir üçgene rastlamış. Hemen yanına gidip ona derdini anlatmış. Üçgen kızgınlıkla çıkışmış. “Ağır ol. Ben kimsenin eksik parçası değilim. Ben sadece kendimin bir parçasıyım ve böyle bütünüm.” Çember hayal kırıklığı içinde yuvarlana yuvarlana uzaklaşmış, ama aramaktan yine de vazgeçmemiş.
Yine günlerden bir gün, bir kayanın yanında dinlenen ve şekli de tam ağzına göre bir üçgen parçasına rastlamış. Zar zor yuvarlanarak yanına gitmiş, sormuş:
“Sen herhangi birinin eksik parçası mısın?”
“Hiç zannetmiyorum” demiş üçgen
“Peki ya, sen sadece kendinin bir parçası olmak mı istersin?”
“Aynı zamanda hem kendim hem de başkasının eksiğini dolduran bir parça olabilirim” diye cevap vermiş üçgen. Böylece birleşmişler ve mükemmel bir çember olmuşlar...
Çember artık tam olduğu için çok daha hızlı yuvarlanabiliyor, kendini tam bir bütün hissediyormuş. Ama... Bütün haliyle ne durup bir çiçeği koklayabiliyor ne de karşılaştığı diğer çemberlerle muhabbet edebiliyormuş. Artık, ağzını oynatamadığından, şarkısını bile doğru dürüst söyleyemiyormuş.
Çember bir süre sonra yavaşça durmuş, üçgeni nazikçe ağzından çıkarıp bir kenara bırakmış ve şarkısını söyleyerekten mırın kırın uzaklaşmış:
Eksik parçamı arıyorum
Eksik parçamı arıyorum
Trilalala lay
Eksik parçamı bulamıyorum
arşivler, şeyler
12.03.2004, 03:23
şu sağ üst köşede boş boş duran alanı aslında bu blog nedir tanımı için falan koymuştum. insanlar genelde bloglarını bir cümlede özetliyorlar, çoğunlukla beğendikleri bir alıntıyı falan koyuyorlar. alıntı istemedim, bir cümle de kuramadım ama ilk blog heyecanıyla gözüme güzel göründü, alsam site kel kalacaktı, öyle bıraktım. bu blogun bir tanımının falan olacağı da yok artık, onun için orayı haftanın menüsü olarak atıyorum.
depo gibi bir yer açtım, belki birileri yararlanır diye her hafta yeni bir dokümandır, kısa filmdir bir şey koyup, menüden de link vereceğim. o da şundan aklıma geldi: 1901'de çekilmiş uçuk bir kısa film izledim, artist's dilemma. filmden şu kitapta bahsediliyordu. filmi aratırken, yine kitabı okuyup bloglamış ve bu filmi gidip nette bulmuş olan chutry experiment'ın sahibine rastgeldim. ne güzel şey paylaşmak di mi diye sevindim.
film american memory film arşivinden indirilebilir. motion pictures arşivinde fantasy ve magic tricks kategorisindeki filmleri tavsiye ediyorum. ben linki yukarı koymayı becerene kadar, bu blog anlamsız kalmasın diye: isteyenlere sağ tık, save target as (quick time, 6.6MB)
petroglyph'den pixel'a
4.03.2004, 01:23
Tahminen İ.Ö. 75.000'de Güney Afrika'da bir mağaranın duvarlarına kazınmış geometrik şekiller, kronolojisi şurada çıkarılan medya tarihinin başlangıç noktası olarak alınmış. i.ö. 75.000'den 2003'e kadar medyanın kronolojisini çıkarmışlar, iletişim modları, araçları, temel terimler ve teorisyenler hakkında bilgi vermişler; bu konuyla ilgili sitelerin kategoriye göre listelendiği bir link sayfası hazırlamışlar. kimler? media history project'i hazırlayanlar. şu ilginç haberler vs. de bonus olarak gelmiş. daha ne olsun.
don't miss a sec
25.02.2004, 17:53
Londra'da Thames nehrinin Tate Museum'un karşısına denk düşen kıyısında monica bonvici'nin bir enstalasyonu varmış; ilk bakışta ne olduğu pek anlaşılamayan bu tüm dış yüzeyleri aynayla kaplı büyük oda aslında bir tuvalet. iç taraftaki tuvalet ve lavabo hapisanelere satış yapan bir toptancıdan alınmış, yani o tuvalet mahkumların - çoğunlukla gardiyanlar tarafından dikizlenirken- işeyip, dışkılaması için üretilmiş.
bu enstalasyonda ise iç tarafta tuvalete giren - ya da buna cesaret edebilen- insan sokaktan gelip geçen, bu ne ki diye enstalasyonu habersizce inceleyen herkesi gözetleyebiliyor, kendisi gözetlenmeden. tuvaletin içindeyken dışarıdan gözetlendiğin hissi veren bu şeye girip aynı anda hem azcık teşhirci hem de röntgenci olmak, bu arada da işini halletmek olanağı da var; enstalasyon aynı zamanda umumi bir tuvalet olarak da kullanılabiliyor.
enstalasyonun adının don't miss a sec olmasının nedeni de sanatçının insanların sergi açılışları vb. olaylarda hiçbir şey kaçırmamak adına tuvalete gitmekten bile çekiniyor olmalarını gözlemleyip, tuvaletteyken bile happening'in içinde olabilme ihtimalini sunmak istemesiymiş.
adorno, benjamin ve mülkiyet
25.02.2004, 03:41
internette başka hiçbir yerde bulamayacağınız çok önemli makale ve kitapları kullanıma açan textz'in kurucusu sebastian luetgert mahkemeye verilmiş ve 2,300 euro ödemeye mahkum edilmiş. Mahkemeye veren kişi Hamburg Bilim ve Kültür Gelişimi Derneği Başkanı Jan Philipp Reemtsma, mahkemeye veriş sebebi textz.com'da adorno'nun "faşizm ve antisemitik propoganda" ve "sahicilik jargonu" makalelerinin ve walter benjamin'in eserlerinin yayınlanması. dernek başkanına göre bunların entelektüel mülkiyeti derneğe ait ve textz'in de başkasının malını kullanıma açtığı için mahkum olması gerekmekte.
Textz'in kurucusu olan üniversite öğrencisi lütgert'e konu hakkında önceden bir mail bile gönderilmediğinden ya 2300 küsür euro'yu+mahkeme masraflarını ödeyecek ya da hapse girecek. dernek başkanına yazdığı tüm mailler de cevapsız bırakılmış ve sadece avukatlar aracılığıyla kendisine direktifler verilmiş. avukatlar aracılığıyla düşünce eserini kağıt üzerine mahkum edip malca pazarlayan, kamuya açılmasını engelleyen ve büyük olasılıkla adorno, benjamin neyn anlamayan, okumuşsa bile feyz almamış olan reemtsma'yı protesto etmek ve eşsiz kaynak textz.com'u desteklemek için şuraya gidip maillerimizi atalım ve bilgiye erişme, okuma ve tekrar üretme hakkımızı savunalım.
fade out
19.02.2004, 01:57
banned for life adlı blogda, klişe, kullanımına tahammülün mümkün olmadığı ifadeleri tararken -ve sıkılırken-, roland barthes da bu klişelerle ilgili bir şeyler yazmıştı, hatta 4 şıklı bir şeydi, neydi ki diye hallenip nette aramaya başladım. barthes ve klişe yazınca çok şey geliyor ama aradığım 4 aşamalı zinciri bulamadım. sonra o yazıyı bir kitapta okuduğumu hatırlayıp kitapları taramaya başladım. hangi kitap olduğunu hatırlayamadığım ve hatta kitabın barhes'ın kendi kitaplarından biri mi yoksa onun da bir makalesini içeren bir kitap mı, ya da onunla ilgili yazmış birinin kitabı mı olup olmadığını da bilmediğim için yaklaşık bir saat süren bol duraklı bir arama prosesine başladım.

hatırlanmayan kitaplar tozlanmaya önde duran kitaplardan daha fazla meyilli olduğundan bol bol toz yutarak ve yine şuraları bir düzenleyeyim diye düşünüp bir yandan da kitaplarda search özelliği olmadığı için sinirlenerek, varlığını bile unuttuğum kitapların aralarından çıkan 8-10 senelik faturaları, son hak iddia etme tarihi 1 sene önce bitmiş olan amortili milli piyango biletini, tee 1999'da şu linklere git başlığı atarak yaptığım listeyi (linklerin çoğu hala çalışıyor: nerve, google, atomfilms yazmışım, aftermath2000.org da var, bunu dişçinin bekleme odasında alakasız bi derginin web tanıtım sayfasında gördüğümü çok iyi hatırlıyorum) yerini yine unutmak üzere çekmecenin içinde yatan 5 sene öncesinin condensed filofax'ının arasına sıkıştırdım. filofax'ın 19 şubat 1999 sayfasında yazanlara baktım:
kirayı ve kaporayı yatır,
hammal ara,
sekreterliğe git...
kendime itaat ede ede başarmışım o haftayı. hala bir sene önce bugün, beş sene önce nerdeymişim gibi dümdüz bir zaman çizgisinde kendini konumlama merakım var demek ki. yine de hoşuma gitti eski günde kalma girişimlerimi notlarla deşifre edip hatırlamaya çalışmak.
son sayfalarda da bir lazanya tarifi, kime ait olduğunu bilmediğim aceleyle karalanmış telefon numaraları ve adresler arasında şu yazıyı gördüm:
When jealous, I suffer four times over: because I reproach myself for being jealous, because I am afraid my jealousy does not affect the person I'm jealous of, because I am being carried away by a clichè: I suffer by being excluded, by being aggressive, by being mad and by being banal. RB- A Lover's Discourse
tamamen kıskançlıkla ilgili olan bu parçanın sadece klişe tanımı olarak aklımda kalmasına şaşırdım ve bunu niçin not ettiğimi de hatırlamıyorum. Böyle kontekstinden bağımsız alıntıları not etmem bana çok benal geldi. kendimi kağıt üzerine karaladıklarımdan hatırlayıp kendimle muhabbetimi sürdüremedim, bir bağ kuramadım, ilişkimizi coitus interruptus'a uğrattım. 5 senelik filofax'ı tekrar çekmeceye koydum.
bu arada artık filofax kullanmıyorum ve çoğu ayrıntıyı hatırlamıyorum, kendimi banal bulunca utanmayacak kadar yaşlıyım ve iyi ki hala tozlanan ve aralarında neler olduğunu bilmediğim hard copy kitaplarım var deyip bunu yazarak kendime bir marivaudage girişiminde bulunuyorum.
bu gecenin açılış alıntısı: never use a metaphor, simile or other figure of speech which you are used to seeing in print. (George Orwell)
kapatırken: it fades and fades and fades
kelime hafiyesi
18.02.2004, 02:02
paul mcfedries adında biri harika bi site yapmış - wordspy; çaktırmadan dile sızıp yerleşen ingilizce kelimelerin ve ifadelerin izini sürüyor, ilk nerede kullanıldığı, anlamı, örnek kullanımlar, hepsini sayıp döküyor. baktığım kadarıyla favorilerim: male answer syndrome, retrophilia, jump the shark, smoxploitation ve bibliobibuli
günün artığı
5.02.2004, 20:00
çeviri işinde kayboldum, paragraf aralarında şunlara takıldım:
bir çevirmenin weblogu: open brackets
yıldırım türker'in pazar yazısından merakla: yasaklanası kelimeler (lol için biraz geç kalınmış)
ana dili ingilizce olan her lise mezununun bilmesi ve cümle içinde kullanması gereken 100 kelime-hadi yabancı dili ingilizce olanlar için 50'ye indirsek bile kurtarmıyor.
lost in translation ırkçı mı tartışması
sosyal ağlar
3.02.2004, 14:02

friendster'la başlayıp, son durak orkut'la hızını alan sosyal ağlar mevzusunda diyebileceklerim sınırlı, çünkü bunlardan herhangi birine dahil değilim. sosyal ağlar, insanların bir arkadaşın arkadaşı olarak online community'lere davet edilmesi ve profillerine göre o sosyal ağ içinde alt gruplara dahil olması konsepti üzerine kurulmuş yerler. friendster iki senedir devam ediyor (iki senedir de beta) ve gittikçe de büyüyor. bu sosyal ağların insanlara en çekici gelen yanı, tanıdığın (burada tanıdık seni davet eden, kendini arkadaşlar listene dahil ettirmek isteyen, canım cicim yapanlar oluyor galiba) insan sayısıyla düz orantılı artan popülarite. gerçek hayattan pek de farklı işlemiyor yani, ("meraba, meraba" minimum diyalogu arkadaş olmak için yeterli). Başka bir önemli faktör de sunduğu online dating olanağı. her üyenin bir vitrini var, kendisi hakkında tüm bilgileri giriyor, resmini koyuyor, şundan bundan hoşlanırım diyor. friendster'da insanların kendilerini online sunum biçimleri popülaritelerinin en önemli kıstası. şurdaki arkadaş friendster kullanıcı galerisindeki fotoğrafların isabetli yorumlarını yapmış. bunun gibi friendster konseptiyle dalga geçen bir sürü yer var: fiendster (the new way to hate people :), enemyster, introvertster (the new way to get rid of people), hatta friendster'la dalga geçen sitelerin paylaşıldığı bir online community bile var: spoofster
en çok yavaşlığından (1 milyondan fazla kullanıcısı var ve deniyor ki haftada %20 artış oluyormuş) ve kullanıcılara karşı tahammülsüz oluşundan (fake kimlik açanların accountları hemen siliniyormuş, bunların arasında kedi ve köpeklerine kimlik yaratanlar var, yüzlerce jesus christ, osama bin ladin, bush, ve sürüyle celebrity ve bilimum yaratıcı kimlik) dolayı eleştirilen friendster'a alternatif olarak google tarafından açılan ve google'da çalışan orkut büyükkökten adında bir mühendis tarafından geliştirilen orkut da çok eleştiriliyor. Öncelikle davet edilmeden üye olunamaması, üyelikten çıkış için admine özel olarak mail yazma gerekliliği, insanlara puan verirken sadece 3 gudik seçenek sunulması (sexy, cool, trustworthy) ve uzayıp gidiyor.
online sosyal komünitelerle ilgili çok iyi bir blogu olan danah boyd'un sitesinde bir sürü eleştiri ve tüm diğer eleştirilere linkler var. orkut'a üye olan çoğu kişi ortalama bir hafta içinde üyelikten çıkıyormuş, yok ki bir davet edenimiz, bir cool ratingi alıp hemen üyeliği sildirelim.
gendering blog
26.01.2004, 02:04
her konuda olduğu gibi blogging için de bir cinsiyet dağılımı çalışması yapılmış. buna göre blogging işinde olan kadınların sayısı erkeklerinkinden daha fazla, ama iş içeriğe gelince olayın rengi biraz değişiyor. kadın bloggerlar genelde journal türü kişisel hayattan enstantenelerin anlatıldığı sitelere sahipken, erkekler daha çok politika, teknoloji vs. konulu bloglar yapıyorlar. işte asıl blogging de budur denilerek ergo blogging camiası erkekler, özellikle de beyaz, straight erkekler tarafından domine edilmektedire geliyoruz.
şimdi buradan hareketle kadınların çoğunluğu kişisel olayları anlatmaya daha meraklıdır, politika, teknoloji, kültürle ilgilenmezler gibi yanlı açıklamalardan evet, bunlarla ilgilenmiyorlar çünkü bir kadına tartışmak ve fikrini söylemek yerine şirin olması öğretilmiştir gibi pseudo eşitlikçi açıklamalara kadar bir sürü kısır zırva söylenmiş ve söylenecektir.
sonuçta, en başta bahsettiğim araştırmanın oldukça sınırlı bir örneklem üzerinde ve onların da sadece ilk ve son blogları gözönüne alınarak yapıldığını dikkate almak lazım.
başka bir araştırmada da tüm bu varsayımlar çürütülmüş. ama o da sadece 400 blog üzerinde yapılmış bir çalışma.
Şu da var ki, bu tartışmalarda bloggingin ne olduğu tam olarak açıklığa kavuşmuş değil. ayrıca hangi içerik diğerinden daha üstündür gibi bir soruya ne yanıt vereceğiz? teknoloji ve politikayla ilgilenince kabul görmek daha mı kolay? bir blogun popülaritesi diğer bloglarda ne derece refere edildiğiyle ölçülüyor. tüm erkek bloggerlar birbirlerine link verip, kadın bloglarını görmezden geliyor olabilirler mi? (bu tabii, bloggingin çok yaygın olduğu anglosakson camiası için geçerli olabilir, türkiye'de çok da fazla kişisel blog yok bildiğim kadarıyla)
bloglar için iktidarı elinde tutan medyaya bir alternatif, kişisel gazetecilik deniliyor ya, bu sadece çok kısıtlı sayıda ve nam saldığı için model olarak alınan kimi bloglar için geçerli. hem erkek hem kadın bloggerların çoğunun yazdıkları daha çok kişisel şeyler, ya da gündemdeki olaylarla ilgili kişisel yorumları (köşe yazarı enflasyonu). kimsenin kitleleri etkileyip rüzgarın yönünü değiştirdiği yok. herkesin içeriği kendine ve sevenlerine yani.
community reading
25.01.2004, 21:38
stanford üniversitesi bir sene önce discovering dickens adında bir virtual community reading projesi başlatmıştı;. projenin ilk ayağında charles dickens'ın great expectations'ının üniversitenin özel koleksiyonundaki orijinal kopyaları her hafta bir bölüm olmak üzere yayınlanmış. Şimdi bunun nesi orijinal denilebilir ama ince nokta şurada ki, dickens romanlarının hepsini bittikten sonra bir bütün olarak değil, haftalık veya aylık dergilerde bölümler halinde yayınlatıyordu. hatta great expectations'ın 6 aylık yayınlanma sürecinde Viktoryen İngiltere'de gittikçe artan bir fan kitlesi oluşmuş, bir sonraki tefrika sabırsızlıkla beklenir olmuş deniyor.
Tamamına eren great expectations'ın orijinal kopyaları pdf dosyası olarak siteden indirilebilir.
Bu proje çok tutunca, üniversite community reading olayını sürdürme kararı almış. Dickens 2004 projesinin kitabı da A Tale of Two Cities; yine 19. yüzyıl ruhuna sadık kalınıp orijinal kopyalar 5 ay boyunca yayınlanacak. 9 Ocak'ta ilk bölüm yayınlanmış, daha çok taze, yani community reading ruhunu yakalamak isteyenler henüz geç kalmış değil.



