bırak flu kalsın
13.02.2004, 03:36
şurada reality-show'lar hakkında bir weblog var: reality blurred. bu formatların çoğu yakında - popstar, birileri yıldızını arıyor, biz evleniyoruz tükendiğinde- türkiye'de de uygulanır sanırım. bu da reality blog: the big blog show, oy.
download'dan hallenen televizyon gerçekliğime geçiyorum. curb your enthusiasm'i izlemeye başladım. seinfeld'in yapımcısı larry david çekmiş, oynamış. hbo'da hala devam ediyor. el kamerasıyla çekilmiş ve katı bir senaryo yokmuş, oyuncular çekim sırasında emprovize konuşuyorlarmış. daha alışamadım, ikinci bölümünü beğendim ama, bir de müziğini beğendim dizinin - soundtrack mi demeliydim?-, yazabilsem notaları parmaklarımla hatta, böyle tedirgin neşeli anlarda fonda çalan, tıngır mıngır woody allenımsı bir müzik.
bir de kanald alias'ı yayınlamaya başladı. la femme nikita ve onun abd cover'ı point of no return'ü (kod adı nina diye de bilinir) hatırlattı bana, ama ikinci bölümünü kaçırdım. izlerken senaryoda bi sürü boşluk yakalamıştım, mesela kız çin'e gidiyor, u şeklindeki aleti almak için, fabrikayı patlatıyor, saçı başı dağılıyor, gözü morarıyor ama mission accomplished abd'ye dönüyor, aradaki 12 küsür saatlik uçak yolculuğu hiç olmamış gibi hala aynı yaralar, tazecik kan falan var suratında. saçma gelmişti, neyse. yani hata veya senaryoda boşluk yakalayınca çok perişan olmaya da gerek yok, gerçek değil bunlar, hepsi 50 dakika geçirmelik, farkındayız.
bu arada 24'ün 3. sezonundan bir tat alamadım henüz, 2. sezonun tümünü aralıksız izlediğimden çok havaya girmiştim. birazdan izleyeceğim 13. bölüm çok müthişmiş diyorlar, ama artık hiçbi entrika kesmiyor, her şey kabulümüz. her ne kadar gerçek zamanlı olma özelliğiyle zaman-imajı örneği gibi yapsa da tam bir hareket-imaj dizisi 24.
bir de six feet under 'ın 4. sezon çekimlerine başlanmış. şu sıralar yine ölüm radarlarım alarm verdiğinden bir iki doz six feet under izleyerek kendimi yatıştırmaya ihtiyacım var. japonların da ölüm korkusunu yenmek için her gün bir tabuta girip o anı 5-10 dakika yaşadıklarını okumuştum bir yerde, ya da biri söylemişti... hatta böyle bir tabut otel mi ne varmış, parasını verip tabutuna giriyormuşsun. çek cumhuriyeti'ndeki tamamen insan kemiklerinden yapılmış kiliseyi de illa ki görülecek yerler listesine yazmak lazım.
sopranos'un beşinci sezonu da mart'ın ilk haftasında başlıyor. demin de bir istanbul masalı vardı, o ne derin karakterler, masalımsı replikler öyle. bu mu şimdi yılın en başarılı dizisi dedikleri şey? sopranos'u her izlediğimde olduğu gibi sen nasıl yazdın bunu ya diye uçurup götürecek, karakterle özdeşleşmede ahlaki değerler sorunu makaleleri yazdırtacak, üzerine kafa patlatılacak bir dizi niye yapılmaz ki? niye seinfeld and philosophy, sopranos and philosophy ve hatta simpsons and philosophy gibi kitap dizisi açtıracak tv dizileri varken bizim de bir asmalı konak ve felsefe: ağa yanaşmaları dayanışmasının ontolojik yansımaları gibi bir kitap yayınlatacak bir dizimiz olmasın ki? (çok güzel senaryo yazdığını iddia eden gıdılı teyzeye soruyorum-hani sezen aksu'nun kankası olan) gibisinden duyarlı-sorumluluk sahibi fosmodern bir yorumla kapatıyorum.
televizyon yorumculuğunda şenay düdek havası yakaladım sanki. demin cnn-türk'te 4 baskı yapan sosyete hikayeleri kitabını tanıtıyordu. bu blogu da woody allen'ın deconstructing harry'sinde flu kalan ve robin williams'ın canlandırdığı mel karakterine ithaf ediyorum.
in these times, kuro5in, media pill, metafilter, monochrom, spark, the stranger, telepolis, ambiguous, feministe, pinoc-
chio theory, plastic bag, alternet, gazetem, haysiyet,
24fps, cineaste, cinema space, cinetext, film-
philosophy, film written, images journal,
kinoeye, offscreen, scope, screening the
past, senses of cinema, sinefil,

